Terör ve Medya

Monday, June 11, 2007



Son günlerde artan terör olaylarıyla birlikte, daha önceden araştırıp yazdığım bu yazıyı tekrar yayınlamak istedim.


Bir terörist eylemin amacına ulaşmasını önlemek için John Sullivan iki noktaya dikkat çeker;
- Medyanın canlı yayın amaçlı olay yerinde olmaması ve
- Teröristin sosyo-politik amaçlarını açıklamaması.
Medya ve terör konusunu ele alıcağım yazıma John Sullivan’ın görüşleriyle başladım. Aslında bunu basit bir örneğe indirgeyecek olursak; birileri bir ormanda bir ağaç kesiyor ve medya bunu haber yapıyorsa biz buna tanık olmasak bile haberdar oluruz. Fakat medya kesilen ağacın haberini yapmıyorsa biz hiçbir zaman o ormanda neler olduğunu bilemeyiz. Belkide bu bağlamda medya; evimiz ile orman arasında köprü görevini üstleniyor diyebiliriz.
Medya’da terör haberlerinin yayınlanması her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Terör haberlerinden hangilerinin haber olarak verileceği, nasıl haber yapılacağı, hangi yoğunlukta yer alıcağı ve zamanlaması. Bu soruların cevaplarına geçmeden önce terör nedir, medya nedir kısaca açıklayalım.
Terör halkın bütününde korku, endişe, yaşam tehdidi oluşturan, beklenmeyen ve istenmeyen durumlardır. Mutlaka ölümle sonuçlanması gerekmez. Ama yaralanma ve normal hayatın gidişatını engelleyen her türlü eylem terör tanımı içerisinde yer alır, halkın gözünde. Bu halkı, medyayı haber aracı olarak kullanan halk olarak düşündüğümüz zaman, medyanın işlevi nedir, nasıldır, nasıl olmalıdır, medyadan terör haberlerini izleyenlerle teröre doğrudan maruz kalanlar arasındaki farklar nelerdir, bunları bir düşünelim. Medya, bizim başımıza gelmese de, başkalarının başından geçen bazı gerçekliklerden ve olaylardan (bütünüyle yani her yönüyle vermese de) bizi haberdar eden araçtır.

Neler terördür, neler terör değildir? Neler siyasi bir eylem olarak kabul edilir, neler hiçbir siyasi bakış açısından kabul edilemez. Bununla ilgili pek çok tartışma var.
Medyanın objektiflik ve gerçekliği aktarma rolünü de düşünürsek medyanın tam olarak objektif olması aslında fiilen mümkün değildir. Medyanın süzgecinden geçerek o olaydan haberdar olmuş oluruz sadece. Medyanın misyonunu düşündüğümüz zaman, medyanın yaşanan olayı medyadan yararlanan insanların yararına, onların hayatını kolaylaştıracak bir amaçla verebilmesi gerekir. Oysaki terör haberleri mutlaka verilmesi gerektiği halde,( terör bizim başımıza gelmese de )bizi hayata karşı korkutan, sürekli olarak kuşkulu yaşamamıza sebep olan, ondan sonra ve belkide hayatımızı karartan haberlerdir.

Medyanın tam objektif olabilmesi için , yaşanan bir olaydaki bütün tarafların seslerine yer verebilmesi gerekir. Yani herkesin kendini temsil edebilme gücünün olması gerekir. Medyadaki bir olayla ilgili, bir terör olayında teröre maruz kalan, terörün kurbanı olan insanlarla görüştüğü gibi, terörü gerçekleştiren kişilerin de görüşlerini vermesi gerekir. Oysaki bu hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü terörist kendini afişe etmez. Terörist kim olduğunu, kendi kişiliğini, siyasi kimliğini açıkça ifade etmeden, gücünü göstermek için bir eyleme kalkışır. Terörist, görüş bildirmek gibi bir eylem de bulunmaz. Eğer belli bir görüşünü ikna yolu ile kabul ettirme yolunda olsa, onun adı zaten terörizm olmaz, siyasi eylem olur, protesto eylemi olur. Ama terör eylemi dediğimiz şey, tamamen halkı terörize edici yani korkutucu, yıldırıcı, yaşamını tehdit edicidir. Terörist sadece gücünükabul ettirmek ister.

Terörizmin tanımı, teröriste göre ve bunların üstündeki siyasi odaklara göre değişiklikler gösterir. Bir eylemin terör eylemi olup olmadığını sormamız gereken 3 taraf vardır. Bunlardan birisi o eylemi yapan kişi ya da gruptur. İkincisi bu eyleme maruz kalan grup, üçüncüsü de bu eyleme tanık olarak katılmış gruptur. Üçüncü grup dediğimiz kitle, ya gerçek olarak olayın işlendiği yerde durma şansına sahip olan ya da medya aracılığıyla öğrenen, haberdar olan gruptur.
Terörizmin tanımında siyasi bakış çok önemlidir. Olayın tanıkları kendi başlarına, kendi isteklerine göre karar vermezler, onların kararlarını yönlendiren şey siyasi sistemin yapısı ve bu siyasi sistemin yapısının medya eliyle aktarılmasıdır. 11 Eylül olayını da düşünürsek, toplumsal siyasi yapının özelliklerine göre medyanın yönlendirilmesiyle, (çünkü siyasi yapı hangi yöndeyse, medya ya da o siyasi yapının sözcüsü olmak durumundadır, olması gerekir demiyorum ama bu böyle oluyor), kafamızda bir terör olayı izlenimi oluşmuştur. Kulelere çarpan uçakların içindeki kişiler, bir grup için kahramandır; bir grup için de tamamen teröristtir. Veya Afganistan’a yapılan savaşın adı bir gruba göre savaş değil, barış harekatıdır. Ama başkaları aynı harekatı yaptıkları zaman onun adı savaş olabilir.
Aslında bana kalırsa medyada üç önemli prensibin tam anlamıyla birleştirilmesi gerekiyor.Bunlar da, haberin bağımsızlığı, haberi yapanın bağımsızlığı ve medyanın haber yapma ile ilgili olarak topluma karşı olan sorumluluğu olduğu gözüküyor.
Siyasi şiddet amaçlı terörist eylemlerin medya organlarına haber olarak çıkmasıyla ilgili ayrılan zamanın büyük bir çoğunluğu terörist eylemin açıklanılmasına ve bu eylemden zarar görenlerin ön plana çıkarılmasına ayrılır. Bunların dışında da terörist aktiviteye karşı hükümetlerin ve güvenlik güçlerinin tepkisinin ne olacağını, nasıl olduğunu açıklayan haberler yapılır.

Medya ve terör ilişkisinde en çok tartışılan soru ise terör medyayı kullanıyor mu yoksa medya mı terörü kullanıyor sorusudur. Bu bir çeşit yumurta mı tavuktan çıkmış yoksa tavuk mu yumurtadan çıkmış sorusuna benzemektedir. Birçok kişi bu örneği tam olarak kabul etmiyor, aksine reddediyor olsa da bence gözden kaçırılmamalıdır. Suç ile ilgili haberlerin gazete tirajlarını arttırmasında rolü olduğu gibi, terör eylemlerinin de haber olarak verilmesi, gazetelerin tirajını arttırıcı bir rol oynamakta gibi gözüküyor. Bunun somut bir örneğini vermek gerekirse de; örneğin, İtalya’daki La Stampa gazetesinin tirajı Aldo Moro’nun teröristlerce rehine tutulmasından sonra bir hafta içerisinde %35 artmıştır. Yine Il Corriere gazetesi de Aldo Moro’nun kaçırıldığının açıklandığı ilk gün, normal satışına göre %38,8 fazla satılmış. Aldo Moro’nun teröristlerce öldürüldüğünün açıklandığı gün, gazetenin tirajı normal zamana göre %56,5’luk bir yükselme göstermiş, bir gün sonra ise, normal satış oranı olan %24,5’e tekrar düşme göstermiş.
Aslında daha yakın bir tarihe baktığımızda da 11 Eylül günü ve ertesi tüm dünyada insanlar TV ekranlarının önüne hapsolmuş gibiydiler. Özellikle saldırının hemen arkasından acaba yeni bir uçak daha düşecek mi diye gözlerimizi ekranlardan ayırmıyorduk. Peki terör medyayı kullanıyor mu? En önemli sorulardan biri de bu gibi geliyor bana.
Çağdaş terörist eylemlere baktığımız zaman hemen hemen hepsinde Maoist izler görülmektedir. Maoist izler derken neyi kastettiğimi biraz açıklamak gerekirse;
Mao’ya göre; ordularla saldırı yapıldığında, sadece belli bir kara parçasının veya toprağın ele geçirilmesi söz konusudur. Bu durum ise gerçek bir galibiyet değildir. Asıl galibiyet, halkın psikolojisi üzerindeki savaşın, yani kamuoyunun desteğinin kazanılması ile söz konusu olur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Münih’te, israil’de ve başka yerlerde yaptığı eylemler, hem Filistin Kurtuluş Örgütü’nün medya tarafından sıklıkla haber yapılmasına, hem de bu hareketin Arap ülkelerinden destek bulmasına neden olmuştur. Bir de Birleşmiş Milletlerde ki Filistin’i temsil eden bir gözlemcinin dediği bir şey var ve bunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Gözlemci diyor ki: “İlk birkaç uçak kaçırma hadisesi sonucunda, bütün dünya Filistin sorunu diye bir konunun varlığını anlamaya başladı. Bu birkaç uçak kaçırma hadisesinin medyaya ve dünya kamuoyuna bilgilendirmeyi, ben yirmi yıldır Birleşmiş Milletlerde hiçbir kimseye verememiş, anlatamamıştım.”
İsrail diyince benim aklıma gelen bir şey var ve bunu asla gözden kaçırmamak gerekir. İsrail eski başbakanı Begin, eski bir terörist olarak bağımsız bir İsrail devletinin kurulması için gizli bir dernek kurarak eylemlerde bulunmuş olmasına rağmen, daha sonradan başbakan sıfatıyla “Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen bir devlet adamı olmuştur. Yine 1990’lı yıllara kadar “terörist” olarak adlandırılan Yaser Arafat, şimdiyse Filistin Devletinin Başkanı olmasını da yine göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.
Değinmek istediğim bir başka örnek de , bu da konumuzun en önemli başlıklarından biri aslına bakarsanız. ABD Eski Başkanlarından Reagan’a göre, Afganistan’da Sovyet işgalci askerlerine karşı çarpışan kimseler “özgürlük savaşçılarıydılar”. Ama aynı kimseler Sovyet televizyonunda “Amerika destekli terörist örgüt”ler olarak ifade ediliyordu.
Tabi olaya bakılan perspektif burada önem kazanıyor. O anki olaya hangi perspektifden bakılıyorsa metindeki kelimeler de o perspektife göre seçiliyor.
Tekrar teröristlerin medyayı kullanıyor mu sorusuna döndüğümüzde ise 1972 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü, Münih Olimpiyatlarında kendi reklamını yapmak ve taleplerinin neler olduğunu bütün dünyaya duyurmak için, olimpiyat karşılaşmaları sırasında terörist bir eylem gerçekleştirdi. Bir Filistin Kurtuluş Örgütü üyesinin söylediği sözleri aynen şöyledir.

“Biz biliyorduk ki spor modern batı dünyası için, bir din kadar önemliydi. Yine biz biliyorduk ki, yanında bir televizyon kanalında FKÖ ile ilgili haberleri varsa, diğer kanalda da spor ile ilgili haberler varsa, Amerikalılar ve İngilizler kesinlikle spor haberlerinin olduğu televizyon kanalını seyredeceklerdir. Bu nedenle, bizde onların olimpiyatlarını kendi amacımız için kullanmaya ve bu spor dini için en fazla kurbanın verilmesini sağlayacaktır. Bu eylem ilerde bütün dünyanın dikkatlerinin bizim üzerimize çevrilmesine neden olacaktı. Biz onlara, yeni dinlerinin tanrıları ve televizyonlar için insanların kurban edilmesini teklif olarak götürecektir ve onlarda bizim bu duamıza olumlu yanıt vereceklerdi. Münih Olimpiyatlarından sonra artık hiç kimse Filistin Davasını önemsememekten bahsedemeyecekti.”
Pek çok insan haklı olarak, yapılmış olan bombalama eylemini vahşet ve barbarlık olarak değerlendirse de, batılı insanların büyük bir kısmı da kendisini Filistin davasına adamanın ne anlama geldiğini bu eylemle öğrendiler. Beş yüz milyondan fazla insan, bu dramatik olayı uydu antenler aracılı ile televizyonlardan, hem de kendi evlerinde otururken seyrettiler. Bu terörist eylemi seyreden televizyon izleyicilerinin %99’u, ekrandan gördükleri olaydan nefret ettilerse de, bu olaydan önce Filistin Davası hakkında hiçbir bilgisi olmayan kimseler, bilgi sahibi olmaya ve FKÖ’nü öğrenmeye başladılar. FKÖ konusunda oluşan imaj ve Filistin probleminin bütün dünyaya duyurulması, mass medya organlarının bu olayı haber yapmasıyla gerçekleşti.

Bu noktada kanaatimce, medyanın gücü nedir? Sorusunun yanıtı bulunulmalıdır. Medya ve özellikle de televizyon kanalları, altı milyar insanın günlük yaşantısının içerisine girmekte ve milyonlarca kimsenin yaşantısında değişikliklere, davranışlarında farklılaşmalara neden olmakta.
Bu bölümde biraz daha medyayı yönlendiren güce dair ipuçları bulmaya çalışacağız. Çünkü 11 Eylül olaylarının ardından görülen bir tek sesli medya gerçeği vardı. Bu tek sesliliğin kaynağı en önemli problem olarak çıkıyor karşımıza.
Medya’da medyatik gerçek ile hakiki gerçek arasındaki denge iyi kurulmalıdır. Bir yandan insanların haber alma hakkı vardır. Yani bir yerde bir bina havaya uçurulmuşsa aman biz bunu göstermeyelim, şimdi başkaları da görür, başka binaları uçurur gibi bir mantıkla gerçekleşmiş bir şeyi gizlemek söz konusu olamaz. Ama gerçek neyse bunu tam olarak vermek lazımdır. Yani bir bina havaya uçurulmuşsa, binanın havaya uçurulduğu haberini vermek. Niye, kim, bütün bunları anlatmak lazım. Mümkün olduğunca geerçeğe yakın bir biçimde, çünkü televizyonda, radyoda, gazetede hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi vermek mümkün değildir. TV’de, gazetede, radyoda gerçeği veremezsiniz, gerçeğin imajını verebilirsiniz. Ama hiç olmazsa verdiğiniz imaj o gerçekle çok çelişmemeli, çok çatışmamalıdır. Medya da objektiflik mümkün olmayan bir şeydir. Kim objektifim, yansızım, tarafsızım diyorsa yalandır. Günlük hayatımızda, ağzımızı açtığımızda, mesleki hayatımızda, elimize kalem aldığımızda, mikrofon tuttuğumuzda, kamerayı sırtladığımızda tarafızdır. Çünkü onu çekiyoruz, bir tercih yapıyoruz. Niye onu çekmiyorsun, bunu çekiyorsun, niye onu yazmıyorsun, bunu yazıyorsun. Gazetenin manşetine çıkarıyorsun. O gün sana gelmiş bin tane haber, bin haberden bir tanesini çekip çıkarıyorsun, diğer 999 haberin suçu ne. Dolayısıyla objektif olmak, yansız olmak, tarafsız olmak mümkün değildir.
Şiddet eylemlerini medyada aktarırken 11 Eylül örneğini somut örnek alalım. Gazeteci ne ABD, ne Usame Bin Laden yanlısı olmak durumundadır, ne de ABD yanlısı. İşin doğrusu Usame Bin Ladin’e 10 metre uzaklıkta isek, ABD’ye de, ikiz kulelere de 10 metre uzaklıkta olmalıyız. Buna gazetecilik de 3. göz tabiri denilmektedir.
11 Eylül’de hatırlıyorsanız, ikiz kuleler yıkıldıktan hemen sonra, klasik olarak gazetecilikte , habercilikte aranan 5N 1K dediğimiz soruların cevapları aranmaya başlandı. Ne zaman, nerede olduğu belliydi. Fakat hatırlarsanız Türk medyası dahil bütün Amerika medyası kim sorusu üzerine odaklaştı. Daha sonra da suçlu bulundu zaten, Usame Bin Laden. Unutmamak lazım ki, çeşitli N’ler ve K arasındaki denge çok öneli, eğer kim sorusu üzerine yoğunlaşırsanız, tabi daha da önemlisi neden sorusunu pas geçersiniz, bu gazetecilik değil, propaganda olur.
Tabi işin psikolojik boyutunuda unutmamak gerekir. Biraz da işin psikolojik boutundan bahsedelim. Öncelikle şöyle düşünmek gerekir. Okuyucu kitlesi ya da izleyici kitlesi, dramatik ve ürperti verici terörist aktyiviteleri okurken, duyarken ya da seyrederken, benzeri olayların mağdurları ile kendilerini de özdeşleştirereki benzeri bir terörist saldırıya kendisinin de uğrayabileceğini düşünür. Televizyon kanallarını seyreden kimselerden bazıları, hiç şüphesiz “copycat” sendromuna tutulabilirler. Copycat; seyredilen eylemin aynısının tıpkısını yapma isteği olarak tanımlanabilir. Haberler, haberlerin kaynağı olan noktadan bütün dünyaya baş döndürücü bir hızla yayıldığını düşünürsek, bir yerde olan hareketlilik, başka yerlerde olan kimseler için de ilham kaynağı olabilir. Ki bunu da gözden kaçırmamak lazım.
11 Eylül olayının yer aldığı haberleri televizyon aracılığıyla ile 90 milyon kişinin izlediğini düşünürsek. Bu 90 milyon kişinin içinde psikopat ruhlu olanların, 11 Eylül olayına benzer eylemleri gerçekleştirme düşüncesi içerisinde olabilecekleri doğrusu tüyler ürpertici bir düşünce olsa gerek diye düşünüyorum.
Aslında bunu küçük bir istatiğe dökmek gerekirse; bu terörist eylem ile ilgili haberleri izleyenlerden binde biri psikopat ruhlu kimseler olarak düşünülürse, o zaman potansiyel terörist olarak 90 bin insanın var olduğu endişesini taşımamız gerekecek. Yüzbinde bir olduğunda 900, milyonda bir olduğunda ise 9 kişi. Bu rakamlar insanı hayrete düşürüyor doğrusu. Hele ki; bu 9 kişinin dünyayı yaşanamaz hale getirebilecek güçte olabilmesi ihtimali.
İşte medyanın haber yaparken aldığı sorumluluğun önemi de burada gayet ortaya çıkmakta. Tarihte bunların kötü örnekleri de var tabi, işte bunlardan birisi : Anarşist ruhlu küçük tirajlı bir gazete olan “Truth” yaptığı yayında; “... Truth gazetesinin bir sayısının fiyatı iki sent, bir yeri bombalamaya yetecek kadar dinamitin ücreti ise dört senttir. Her ikisini de satın al, gazeteyi oku, diğer aldığını da serbestçe kullan...” demiştir.

Yine 1975 yılında Viyana’da OPEC liderlerinin rehine alınması ile ilgili olan operasyonu gerçekleştiren Brezilyalı Carlos Marighella’nın, terörizm rehberi olarak kabul edilen “Gerilla” adlı kitabında da; medyanın direk ya da dolaylı olarak kendi taraflarından kullanılması gerektiğini söyler. Ve iletişim araçlarını, devrim propagandaları için çok önemli bir enstrüman olarak tanımlar.
Şimdi, devam etmekte olan bir terör eyleminin medyada yer alması otoritelerin karar vermelerini sınırlayarak, onların baskı altına girmesine sebep olmuyor mu, sorusu akıllara gelebilir.
Benim bu konuda bildiğim bir örnek var. 1985 yılıydı sanırım, TWA rehine krizi sırasında, medya yoğun olarak 39 rehinenin kaderinin ne olacağını gereğinden fazla işledikleri için, bu kimselerin aileleri, akrabaları bir çeşit baskı grubu oluşturarak , lobi faaliyetlerinde bulunarak, gerçekleştirilmesi düşünülen bir askeri operasyonun yapılamamasını sağlamışlardı. Ki bence de özellikle rehine olayları sırasında medya oldukça dikkatli olmak zorunda gibi geliyor bana. Ki bunun Türk medyasında da örneği vardır; bir olay sırasında eylemi yapan kişiyle telefon bağlantısı kurma gibi, bu muhabiri katılımcı yapar. Ki bir çok insana göre medyanın objektif olarak gözleme ve rapor etme özelliğini de yok eder.

Terörizm çağımızın en önemli olgularından biri. Terör eylemleri arttıkça, gerek terör, gerekse de terörizm ile ilgili uzmanca çalışmalar artmakta, bu çalışmalara bağlı olarak da terör söylemi çeşitlenmekte. Bir değerlendirmeye göre terörist olan, başka bir değerlendirmeye göre özgürlük savaşçısı. Birinin meşru direniş dediğine, öteki terörist eylem demekte... teröriizm konusunda ortak bir kavramsal çerçecenin oluşturulmaması, bu tür tartışmaların sürüp gitmesine sebep olmak.

Terörizmin, teröre başvurmanın gerekçesi ne olursa olsun, eylemin kendisine bakılarak değerlendirilmesi gereken bir olgu olduğu unutulmamalıdır.

You Might Also Like

1 yorum

  1. Yazı güzel, yalnız son kısım yanlış olmuş. 1975 yılında opec liderlerini Carlos Marighella rehin almamıştır, çünkü Carlos Marighella 1969 yılında öldürülmüştür.

    ReplyDelete

Populer Yazılar

Like us on Facebook