Sharm'daki Köpekbalığı saldırısı hakkında özet:

Sharm el-Sheikh’te her iki taraf için de kötü bir dönem geçiyor. Ortalıkta onlarca asparagas haber dolaştığı yetmezmiş gibi, bir de gazetelerin heyecan verici anlatım dili kullanarak insanlarda uyandırılan köpekbalığı korkusu  yer almakta. Olayları takip etmek isteyenler için önereceğim tek adres CDWS’n internet sitesi, aralıksız olarak yazılı açıklama yapıp, doğru bilgilendirmeyi yapıyorlar. Önce kısaca bir durum özeti geçeceğim, sonra da kişisel yorumlarımı katacağım.

30 Kasım 2010 tarihinde şnorkel yapan iki kişi(iki ayrı saldırı) Ras Nasrani dolaylarında Oceanic White tip köpekbalığı tarafından saldırıya uğrayıp, ciddi bir yaralanmaya maruz kaldılar. İkinci saldırının hemen öncesinde köpekbalığı, dipteki dalıcılara yaklaşmış ve dalıcılar tarafından fotoğrafı çekilmiş, dalıcılardan ayrılır ayrılmaz da yüzeye çıkarak saldırıyı gerçekleştirmiş.


İŞKENCEYE SON!


Ey okur; çok kızgınım ve sana laflar hazırladım. Hayatın boyunca “nerede o eski bayramlar, eskiden kapımızı kilitlemezdik, bizim çocukluğumuz ne güzeldi-şimdiki çocuklara yazık, etraf katil-sapık kaynıyor, ne olacak bu CHP’nin hali  vs..” diye yakınmaktan geri kalmazsın, ne zaman ki bir şeyleri değiştirmek için senin de ufak desteğine ihtiyaç olunsa, ortadan kaybolursun.
Bundan iki ya da üç yıl(tam net hatırlayamıyorum yılı)kalbi iyi bir takım insanlar Japonya’dan Türkiye’ye getirilecek yunusların gelişini engellemek için çırpınırken The Cove filminin henüz piyasada olmaması nedeniyle kimsenin gıkı çıkmadığı gibi, şimdi de sirk hayvanları için bir film çekilsin, oskar alsın da biz de kınayalım diye bekler durursun.

Tam on bir ay sonra!

Not: Fotoğrafların büyük hali için üstüne tıklayabilirsiniz.

Yaşamak için neden bu şehri seçtiğimi bir kez daha anladım. Eğer deniz veya çöl sevdalısı değilseniz, Sharm el Sheikh gibi bir şehirde yaşamak tam anlamıyla kabusa dönüşüyor. Hamilelik boyunca dalış yapamadan geçirdiğim on bir ay boyunca, büyük şehir hayatını özleyip durdum. Kendime sürekli bu şehirle ilgili acaba sorularını sordum, ta ki geçtiğimiz haftaya kadar.

Dalış yapmaya biran önce dönebilmek amacıyla normal doğum planlamışken, doktorun önerisiyle sezeryan doğuma dönünce, 8 haftalık bir bekleme dönemi geçirmek durumunda kaldım. Dalmayı çok özlemiştim, ama son güne kadar gerçekten ne kadar özlediğimi meğer hiç anlayamamışım. Shark's Bay'e doğru yol alırken kalbim güm-güm atmaya başladı ve suya tam anlamıyla batana kadar kalbimin heyecandan çarpıntısı hiç geçmedi.

Mina Lisa ile yeni deneyimler!


Hemen hemen tüm annelerin bir sözü vardır, sürekli işittiğimiz... "Anne olunca anlayacaksın!"; evet efendim, anne oldum ve anlamaya başladım. Dünya biraz daha farklılaştı benim için, özgürlük kanatlanarını açtı-gitti, yerine yaşadığın her an, derinden hissedilebilen bir sorumluluk duygusu geldi. 
Hayatımda hiç anne olmayı düşlememiş biri olarak, içinde bulunduğum durum biraz komik gelse de bana, pişman değil-aksine bu durumdan sonsuz bir mutluluk duyuyorum.

Deniz Anası!




Hani şarkıcılara sorulan meşhur bir soru vardır; "müziğe olan ilginiz ne zaman başladı?". Hepsinin yanıtı da genelde, "3-5 yaşında ayna önünde saç fırçasına şarkı söylerdim" gibi bir şey olur. Sanki o yaşlarda saç fırçasına şarkı söylemek, bu özel yeteneğin habercisi gibi lanse edilir. Halbuki her çocuğun saç fırçasına şarkı söylemişliği vardır. 
Dalıcıların da, tıpkı şarkıcılar gibi "çooook küçük yaşta blah blah blah" diye başlayan bir hikayeleri olur genelde.  Benimse çocuk yaşta, küçük balıkları yakalamak ve yüzmek dışında bir deniz tutkum yoktu.  Hatta ilerleyen zamanlarda, denizdeki yosundan, yengeçten korkan bir hale gelmişliğim de vardır. Bir denizde deniz anası varsa, ben o denizde yokum tercihini kullanırdım. Aradan yıllar geçti ve yosunlar, deniz anaları ve yengeçler sevdiklerim oluverdiler.

From Derinlerde Bir Ukala/Sualtı Günlüğü
Uzun süredir yazı yazamıyorum, bir süre daha da yazamayacak gibi görünüyorum. Mina Lisa 17 Temmuz’da dünyaya geldi. Biran önce dalışa dönebilmek için normal doğum planlamıştım, fakat günü dolup da hala olduğu yerden çıkmak istemeyip bir de üstüne plasenta bitmek üzere olduğundan doktor önerisiyle sezaryan olmak durumunda kaldım. 17 Ağustos olan denize dönüş takvimim böyle 17 Eylül’e kaymış bulunmakta. 10 gün sonra ise yüzmeye başlayabileceğim.
Mina Lisa ile birlikte hayatımızda bir şeyleri daha değiştirmek durumunda kaldık. Daha az sorumlulukla yaşama planlarımız iptal oldu ve Sean, İngiltere’deki evi satarak Dive Africa’ya ortak oldu.
Kısa zamanda yazmaya ve tekrar dalışa dönmek dileğiyle.

Sharm Sadece Dalış, Güneş ve Kum’dan mı ibaret?

From Derinlerde Bir Ukala/Sualtı Günlüğü


Genelde Sharm el Sheikh'te dalış hakkında yazılar yazıyorum, bir de dalış yapmayanların işine yarayabilecek ufak tefek bilgiler yazayım istedim bugün...Elbette ki Sharm sadece güneş ve kum'dan ibaret olmadığı gibi sadece aşağıdakilerden de ibaret değil.
Yolda:
- Mısırlılar (tamama yakın çoğunluk) alkol kullanmayan bir ulus, bu nedenle alkol kullanacağınız yeri sokaklar değil, restaurant, otel ve barlar olarak seçmeniz avantajınız doğrultusunda olur..
- Tutkulu öpücükler, dokunuşlar sokaklarda ve taksilerde ve otel lobilerinde başınıza bela açabilir, bu nedenle bu tür ihtiyaçlarınız için en doğru yer otel odasını kullanın.

My Friend is...

The Cove'un Oscar'da en iyi belgesel ödülü alması ve ardından İstanbul Film Festivali kapsamında gösterimi yapılması sonucu Türk medyası'ndaki köşe yazılarında da yerini bulmaya başladı. İki yıl öncesinde Japonya'da yakalanıp Türkiye'ye yola çıkan 7 yunusun dramı ile ilgili Sad-Afalina'dan Özgür Yıldırım ve arkadaşları seslerini duyurabilmek için oldukça çırpınmıştı, ben de kendi elimden geldiği kadar köşe yazarları ile irtibata geçmeye çalışmış ve kendilerini bilgilendirici dökümanları postalamıştım. Neticede konu bir kişi hariç kimsenin ilgisini çekmemişti, o bir kişi de elbette ki Milliyet Gazetesi'nden Gökhan Karakaş idi, kendisi bir haber hazırladı ve yayınlattı.
Bugün The Cove'un popüleritesi sayesinde her geçen gün konuyu köşesine taşıyan yazar miktarı artmakta, zaten The Cove'un amacı da buydu. Oscar'ı kazanmak, facebook'taki sayfasının hayran sayısının artması ve benzeri aktivitelerinin hepsi tek bir amaca hizmet ediyordu.Bu amaç da Taji'deki Yunus katliamının son bulması. Belgesel öyle bir ses getirdi ki, Taji'deki katliam şimdilik (umarım geçici değil)durmuş durumda. Bir yandan üzücü olarak bu katliamı tüm Japonlar'a mal eden yorumlar da oldukça fazla, halbuki Japon halkının çoğunun da bu belgesele kadar Taji'deki olaylardan haberi yoktu. Tüm japon halkını bu katliam'dan sorumlu tutacak olursak, tüm Türk halkını da Türkiye'deki yunus havuzlarından dolayı bu katliamdan sorumlu tutmak aynı mantıkta hareket etmektedir.




The Cove'un son videosu Hollywood'un ünlü starlarıyla çekilmiş, bizim ülkemizde de bir versiyonu yapılıp televizyonlarda yayınlanarak Yunus Parkları'na gidilmemesi uyarısında bulunabilir, ama bu hareket bazı turizm acentalarının, bu filmi yayınlayacak olan mecralara reklam vermeyi keseceğinden dolayı, bu cesur atılımın gerçekleşmesi biraz zor. Yine de hayal etmekten vazgeçmemek gerekiyor.

Not: Facebook'ta "Yunus Parkları Kapatılsın" sayfasını ziyaret etmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Deniz rezervleri mi, deniz lunaparkları mı iyidir?




Gazeteleri okudukça içim daralıyor ve hiç mi iyi bir şey olmayacak bu yakınlarda diye soruyorum kendi kendime... Tuncay Özkan, Mustafa Balbay ve daha bir çok hükümet muhalifi insan içerde suçunu bilmeden yatıyor. Ertuğrul Özkök, yayın yönetmenliğini bıraktıktan sonra günah çıkarırcasına bu isimlerin haksız yere yattığı hakkında yazılar yazarken, medya’da bir çok isim de bu konu hakkında ses çıkarmaya nihayet başladı. Tuncay Özkan’a bir süre yanında çalıştığımdan dolayı siyasi düşüncelerimin dışında ayrı bir ilgi ve sempatim var.Bu da üzüntümü arttırıyor. Bir insanın hayatından (aslında bir değil, bu insanın ailesi, sevgilisini göz önüne aldığımızda birden fazla) haksız yere bir yılını çalmak ne acı bir şey.

Deniz canlıları ve moda

"Amaç insanları değiştirmek değil, kim olduklarını kıyafetlerle anlatma fırsatı vermek" Dries Van Noten



Yıllardır deniz canlılarının inanılmaz desenleriyle ilgili aklımdaki en büyük düşünce, acaba modacılar yeteri kadar sualtı canlılarından feyzalabiliyorlar mı? Bunu mutlaka birileri akıl etmiş olmalı, ama kim diye düşünür dururdum. Ta ki modanın dehası (cennette hurilerin kıyafetlerini tasarlamakla meşgul olabilir şu anda) Alexander Mcqueen'in 2009 Paris Moda Haftası'nda "Spring 2010" kolleksiyonunu görene kadar. Atlantis temalı olan bu kolleksiyon, hayal gücünün sınırlarını zorlamakla kalmamış, podyumu bir bilim-kurgu filminin setine de dönüştürmüş. Kimi elbiseler de Great Barrier Reef'inin hava görüntüleri print edilmiş, kimi elbiselerde mantalardan, sualtı ışıldamalarından yararlanılmış.

Woodhouse Resif'ine çarpan gemi 5 milyon dolar ödeyecek!


Sharm El Sheikh'ten üzücü bir haber,

Daha önce Tiran Boğazı'nda dalma şansı elde ettiyseniz Woodhouse Resif'ini duymuşsunuzdur, Boğazdaki dalışa açık 4 resif'ten biri.
31 Aralık 2009'da, 260 metre uzunluğundaki CSLC Hamburg yük gemisi, Woodhouse Resif'inin kuzey tarafına çarptı ve ne yazık ki resife büyük bir zarar verdi.
Hong-Kong bayraklı gemide hiçbir yaralanma ve sızıntı olmamasına rağmen, Güney Sinai Ulusal Parkı tarafından Resif'te büyük zarar olduğu açıklandı. 700 metrekare gibi bir alan hasar görmüş durumda ve hasar gören bölgeyi kurtarmanın 100 yıl gibi bir zamanı bulacağı işin uzmanları tarafından söylendi.
Gemi çarpışmadan önce Ras Nasrani Navigasyon merkezi tarafından uyarılmış ve gemi yol hattını 1200 metre saptırmış.

Geminin sahipleri Mısır Hükümeti'ne kaza ile ilgili yarattıkları hasar nedeniyle 5 milyon dolar ödeyecekler ve bu para resif'in hasar gören bölgesini onarmak için kullanılacak.

(Haberin kaynağı CDWS-Chamber of Diving and Water Sports)

Aşağıda Tom Osborn'un çektiği görüntüleri izleyerek hasarın boyutunu daha net anlayabilirsiniz.





Richard O'Barry Röportajı



Ülkemizde maalesef ki vizyona girmemiş olan The Cove şu an Oscar'a En İyi Belgesel Film dalında aday.

Filmin baş kahramanı Richard O'Barry ülkemizde çok fazla tanınmıyor. Kariyer.net'te kendisiyle yapılmış bir röportajı aşağıda okuyabilirsiniz. Röportaj The Cove ile alakalı değil ama filmin alakalı olduğu şeyin ta kendisi olan yunuslar ile alakalı, okuyun, görün.

Richard O’Barry yunuslarla geçen yaşamında madalyonun iki yüzünde de yer alan biri. O, tüm dünyanın sevdiği TV dizisi karakteri, yunus Flipper’ın eğitmeniydi. Flipper’ın intiharı, onu bambaşka biri yaptı. Eskiden yunusları yakalayıp onları eğiten O’Barry, 38 senedir yunusları rehabilite edip, gerçek yuvalarına, denizlere dönmelerini sağlıyor.
1960 yılında dünyada sadece 3 tane yunus parkı vardır. Bunlardan biri de Richard O’Barry’nin çalıştığı Miami Seaquarium. O’Barry’nin deyimiyle o yıllarda bir yunus terbiyecisi olmak için gerekli olan tek şey mayonun içerisinde güzel görünmektir. Araştırma ve eğitime gerek yoktur. O’Barry de bir yunus eğitimcisi olur ve 10 sene boyunca Avrupa ve Güney Amerika’da açılacak yeni yunus parkları için 100’den fazla yunus yakalar. Daha sonra 60’lı yıllar boyunca çok ünlü olan ve hala birçok ülkede gösterilen televizyon dizisi Flipper için çalışmaya başlar ve dizi için 5 yunus eğitir. Dünyanın en çok kazanan hayvan terbiyecisi olmuştur. Ancak Flipper rolünde oynayan yunus Cathy de bilinçli bir şekilde solumayı bırakarak intihar eder. Burada önemli bir ayrıntı vermek lazım; yunusular içgüdüsel değil bilinçleriyle soluk alan memelilerdir. O’Barry, Flipper’ın, kollarında, gözlerinin içine baka baka öldüğünü söylüyor. İşte o dakikadan sonra O’Barry’nin yaşamı değişir. Artık madalyonun öteki tarafına geçme vakti gelmiştir. 1970’ten sonra O’Barry dünyanın en önemli hayvan hakları savunucularından biri haline gelir. Yunuslarla ilgili pek çok projede yer alır. Dünyanın en iyi esir yunus rehabilitasyon uzmanı olur. O’Barry şu an Earth Island Enstitüsü’nde Deniz Memelileri Uzmanı olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Save Japan Dolphins projesinin direktörü olarak Japonya Taiji’de yenmek üzere katledilen ve şov akvaryumları için yakalanan yunusları kurtarmaya çalışıyor. Zaten üzücü olan bu durumun daha da rahatsız edici tarafı ise bu yunuslardan birkaç tanesinin Türkiye’ye şovlarda kullanılmak üzere gönderiliyor olması. O’Barry bize yunuslarla geçen sıra dışı yaşamının hikayesini anlattı.
Dünyanın en çok kazanan hayvan terbiyecisiyken, Flipper’da oynayan yunus Cathy’nin ölümüyle bütün hayatınız değişti. Cathy’ye gerçekten ne oldu da bu büyük kararı aldınız?
Cathy intihar etti. Artık yaşamaktan yorulmuştu ve kendini öldürdü. Ben de işte o anda bu sektörde çalışmayı bıraktım. 1970 Nisan ayından itibaren Flipper dizisi için ne yaptıysam tam tersini yapmaya çalıştım. Yunusları yakalamaya ve onları eğitmeye alışmıştım. Ama bugün onları eğitmek adına hiçbir şey yapmıyorum ve onları ait oldukları yere, denizlere bırakıyorum. İsteseydim, bu sektörde çalışmaya devam edip, yılda birkaç milyon dolar kazanabilirdim. Ama o zaman geceleri uyuyamaz bir hale gelirdim.
TV dizisi Flipper için “Hem yunusların başına gelen en iyi, hem de en kötü şeydi” diyorsunuz? Neden?
Televizyon karakteri Flipper insanların yunuslar hakkında bilgi sahibi olmasını ve onların farkına varmasını sağladı. Bu iyi bir şeydi. Ama aynı zamanda milyar dolarlık esir yunus endüstrisini de yarattı. Bu, bu işteki insanların yunusları kullandıkları ve sanki onları koruyormuş gibi davrandıkları bir sektör. Aslında her şey parayla ilgili.
İşinizi bırakınca neler yaptınız? Yeni hayatınıza nereden başladınız
Yunus yakalamayı bıraktım. Yunus parklarını protesto etmeye başladım. Bazen gece yarılarında esir yunusları kaçırmak için parmaklıkları kestiğim de oldu. Potansiyel müşterilere “Esir şovlarına bilet almayın” mesajını vermek için gidebildiğim kadar okula gittim ve konferanslar verdim. Bu konuyla ilgili “Bir Yunusu Özgür Bırakmak ” (To Free a Dolphin) ve “Yunus Gülümsemesinin Ardında” (Behind the Dolphin Smile) adlı iki kitap yazdım. Ayrıca 24 yunusu kurtardım, rehabilite ettim ve doğal yaşamlarına bıraktım. Bunlar Brezilya, Guatemala, Haiti, Bahama Adaları, Kolombiya, Nikaragua ve Amerika’da gerçekleşti. Bu özgür bırakma projelerini Youtube’dan izleyebilirsiniz.
Şov yunuslarını kurtarmak için çalışıyorsunuz. Oysa ki şovları izleyen insanlar onları mutlu olarak görüyor. Sizse mutlu olmadıklarını söylüyorsunuz. Neden?
Bir yere hapsedilmiş olmak, tamamiyle doğaya aykırı bir şey. Yunuslar özgürce yüzen, büyük bir beyne sahip ve kendilerinin farkında olan memeliler. Asıl problem acının ve eziyetin onların o gülen suratlarıyla maskelenmesi. Yunusun gülermiş gibi görünen yüzü, onları suni deniz suyuyla doldurulmuş beton havuzlarda mutlu gibi gösteren bir illüzyon aslında. Beslenmek için aptalca yunus hareketlerini yapmaya zorlanmak normal bir şey değil. Son derece sıkıcı bir durum. Aslında yunusların ölümüne neden oluyoruz.
İnsanlar yunusları izlemek ve onlara dokunmak istiyorlar. Sizse yunus akvaryumlarının kapatılması için uğraşıyorsunuz.
Bir yunusu terbiye etmek için ne gibi methodlar kullanılıyor?
Yunuslar işbirliği yapana kadar yemekleri kısıtlanarak eğitiliyorlar. Buna “Yemek Kesintisi” deniliyor. Ama sektör bu gerçeği saklıyor. Hatta bunu ödül yemek veya pozitif ödül olarak anıyor ve olumlu bir şeymiş gibi gösteriyor. Eğer yunus işbirliği yaparsa, eğitmeni ona “Doğru yaptın” anlamında bir ıslık çalıyor. Böylece yunus yemek verilerek ödüllendiriliyor. Eğer yunus işbirliği yapmazsa ne ıslık çalınıyor, ne de yemek veriliyor. Hayvanat bahçesindeki diğer hayvanlarda bu yöntem uygulanmıyor ama yunuslar yemekleriyle kontrol ediliyorlar. Bu sektör bunu inkar ediyor, ama gerçek bu. Yunusların gözünden esir tutuldukları yapay tesisleri görmemiz lazım. Kendi gözümüzden değil. Eğer bunu yapabilirsek, onların özgür olmaları, kapalı tutulmamaları gerektiğini de anlayabiliriz. Çoğu, beton ya da çelikten yapılmış haznelerde yaşıyor.
Yunus destekli terapilerin bazı hastalıklara iyi geldiği söyleniyor? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yunus destekli terapi programları bir düzmeceden ibaret. Bu bence yasadışı olarak sayılması gereken bir uygulama. Eğer yunuslar insanları iyileştirebilselerdi, bu benim hayatım boyunca yaptığım iş olurdu. Her şey parayla ilgili. Bazı insanlar umutları kırılmış ebeveynleri bu konuda kullanıyorlar. Bu etik olmayan bir davranış.

Siz aynı zamanda dünyadaki en iyi esir yunus rehabilitasyon uzmanısınız. Onları özgür bırakmadan önce ne tür bir rehabilitasyon uyguluyorsunuz? Şov dünyasındaki yunuslar ve katil balinalar serbest bırakılırlarsa, doğal yaşamlarına adapte olabilirler mi?
Evet, kesinlikle. Birçoğu yeniden özgür olabilir. Ama hepsi değil. Bu da bizim onlara ne yaptığımızla ilgili bir şey. Esir tutulan katil balinalar ve yunuslar rehabilite edilerek tekrar doğal ortamlarına geri dönebiliyorlar. Ama yakalanmış bir yunusu rehabilite ederken çok ciddi ve sıkı bir yol izlemek gerekiyor. Aslında asıl problem bizim onlara ne öğrettiğimizle ilgili. Ve ilk yapılacak iş de onlara daha fazla bir şey öğretmemek. Onlara ne öğrettiysek unutmalarını sağlamalıyız. İnsanlar onlara nasıl halkalardan atlamayı öğrettiysek vahşi yaşamda yaşamayı da aynı şekilde öğrettiğimizi sanıyor. Ama bence doğal yaşamlarında yaşamalarını öğretmek mümkün bir şey değil. Doğanın onlara kendi dersini vermesini izlemeliyiz. Bizim yaptığımız bir iyileştirme sanatı, bilim değil. Her gün onları izlediğimizde öğrendikleri şeyleri yavaş yavaş unuttuklarını görüyoruz ve bir gün bakıyoruz ki önceki eğitimleri tamamiyle silinmiş. O zaman artık hazır olduklarını anlıyoruz. Ben bu süreçte onlarla yaşıyorum. Her atlayışlarında, her balık yiyişlerinde, suyun yüzüne her çıkışlarında, her nefes alışlarında onlarla birlikteyim. Onlar ise benim orada olduğumu bilmiyorlar. Onlara göre ben tapınağın kenarındaki bir mangrov ağacı, banktaki bir çalı, tek bacak suda gezinen bir balıkçılım. Sağlıklarının vahşi yaşama uyup uymayacağını kontrol ediyoruz. Vahşi yaşama taşıyacakları bir hastalıklarının olmadığından emin oluyoruz. Rehabilitasyonun son aşamasında olabildiğince onlardan uzak durmaya çalışıyorum. Onlara yemek verirken siyah camlı gözlüklerimi takıyorum. Böylece göz kontağı sağlamıyoruz. Onlarla konuşmuyorum. Gizlice tenteme çekilip göbek bağlarının ne zaman kesilebileceğini anlamaya çalışıyorum. Beni veya herhangi başka bir insanı düşünmedikleri zamanın, bir yunus gibi yaşamaktan başka bir şey düşünmedikleri o zamanın ne zaman olacağına karar vermeye çalışıyorum.
Yunusların doğal yaşamlarında onlarla yüzme programları uygulanıyor. Sizce yunuslarla insanlar arasındaki ilişki için bu iyi bir şey mi?
Evet bu güzel bir şey. Ben bunu her zaman yapıyorum. Tabii rehberlerinizi izlemelisiniz, onları dinlemelisiniz. Çünkü böylece yunusların bölgelerine izinsiz girmemiş olursunuz.
Şu an Japon yunuslarının katliamıyla ilgili bir proje yürütüyorsunuz. Bu projeden biraz bahsedebilir misiniz
Şu an dünyadaki en büyük yunus katliamını durdurmak için uğraşıyoruz. 20 binin üzerinde yunus insanlıktan uzak bir şekilde öldürüldü. Yunus avcılarından yunuslarla yüzme programları, yunus destekli terapi programları ve yunus parkları için yunus yakalamaları isteniyor ve paralar ödeniyor. Bu devam ettikçe esarete dayalı bu sektör yunus kıyımını da beraberinde getiriyor. Japonya Taiji’de yakalanan 10 yunus da şov dünyasında kullanılmak üzere Türkiye’ye gönderildi. Daha fazla bilgi içinwww.SaveJapanDolphins.org bakabilirsiniz.
Bazıları yunusların yenilebilecek bir hayvan olduğunu, kimsenin onlara ne yiyip ne yemeyecekleri konusunda karşı çıkamayacağını söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
Evet bu doğru. Biz Japonlara ne yiyeceklerini ya da ne yemeyeceklerini söylemiyoruz. Biz sadece onlara bilmedikleri şeyleri gösteriyoruz. Yunus eti yüksek derecede toksik içeriyor. Yunus etinde cıva oranı çok yüksek. Bu da insanlar için son derece tehlikeli. Japon hükümeti ve medyası yunus ve balina hikayelerini tüm gerçekçiliğiyle yansıtmıyor. Bu medya karartması aslında ciddi bir problem. Peki Japon halkı, hükümetin ve medyanın bu sansürü sürdürdükleri sürece, cıva yüklü yunus etini tüketip tüketmemek konusunda nasıl doğru bir karar verecek?
İnsanlar yunusları korumak için neler yapmalılar?
Tutsak yunusların yaptıkları şovlar için bilet almayın. Eğer Japon Yunus Katliamını durdurmayı desteklemek istiyorsanız www.SaveJapanDolphins sitesinden Take Action bölümüne tıklayın.
Hayatınızı yunuslarla geçirmiş bir kişi olarak pek çok anınız olmalı.
En güzel anılarım Guatemala, Nikaragua, Haiti, Bahama Adaları ve Brezilya’nın ormanlarında gerçekleşti. Onları kurtardıktan sonra, özgür bırakmadan önce iyileşmelerini sağlamak amacıyla buralara getirdik. O yunusların, hayatlarını tekrar kendi kontrolleri altına almalarını, özgürlüğe yüzmelerini izlemek bizim için en büyük ödül. Bunun gibi başka bir şey yok. O günler çok sakin ve huzurlu günlerdi. En iyi hatıralarımı o günlerde yaşadım.


Bir Öneri


Üç aydır yazı-çizi değil de okuma-izleme ile geçiyor hayatım. Kasım sonu ailemin Türkiye’den gönderdiği kitaplar, içi film ve konser dolu harici hard disk beni fazlasıyla meşgul etti. Bu pasif internet dönemimde en sevdiğim sualtı blogu olan
Sualtı Seyir Defteri’de oldukça aktifti ve çoğu yazıyı dönüp dönüp defalarca okudum diyebilirim. (Bu blogun özellikle reklamını yapmak istiyorum ki, sualtı ile ilgili sağlıklı türkçe bilginin bu kadar az olduğu sanal dünyada, bu deryayı herkes keşfetsin istiyorum.)
Yine üç ayda beni en çok etkilen üç şey:
1-
Revolutionary Road filminde Kate Winslet’in performansı (bir hafta boyunca gözlerimi kapadığımda Kate Winslet belirdi gözlerimde)
2- Ayşe Arman’ın Hakkı Devrim ile yaptığı
"Lülüş gitti, benim hislerim de bitti" röportajı
3-
The Cove filmi.
Film’de bir sahne var ki (filmi ileride izleyecekler için büyüyü bozmamak adına spoiler vermiyorum); izlerken hüngür hüngür ağladım, görüntü gözlerimin önüne geldikçe hala tüylerim diken diken oluyor. Şimdi sizden tek bir şey rica ediyor ve
şu yazıyı ( Vahşiyiz..Vahşisiniz..Vahşiler..)okumanızı diliyorum.
Konuyla ilgili anlatmak isteyeceklerimi benden daha iyi bir dille anlatmış biri, okuyun pişman olmayacaksınız.

Populer Yazılar

Like us on Facebook