Japon Balıklarını Fanuslara Tıkmayın!




Bir Francis Ford Coppola vardı, o da ülkemizden geçip gitti, hemen ertesi hafta Kevin amcamızın da ülkemize gelmesiyle, Coppola türk televizyonların'da yaratması gereken etkiyi yaratamadı…Haliyle sizler de Coppola’nın türk yemeklerine bayıldığı dışında pek bir şey görüp-duyamadınız.

Bugün bloğun gündemi Coppola değil, sadece Coppola’nın anlık bir tepkisiyle, kalbimde taht kurmasının da etkisyle yazılması gereken bir yazı. İki hafta önce Cinemania’nın konuğuydu kendisi ve ben montaj sırasında adamın ağzından çıkan her kelimeyi mecburen ezberlerken, birden Coppola sinirlenip de, masada fanus içinde duran bir goldfish için “goldfish dying there, i feel terrible” demesiyle, en son bir ecnebi için yaptığım“I love youuu Hagi, I love youuu Hagi” tezahuratımdan sonra, yeni bir ecnebi için vuku buldu ve “I love youuuuu Coppo, I love youuuu Coppoooooo”demeler içinde buldum kendimi...

Ne saçmalıyor bu diye kafanızda soru işaretleri oluşmadan, konunun özüne geçelim. İnsanoğlu’nun dekor niyetiyle hayvan besleme sanatının bir ürünü olan fanuslar içinde beslediğiniz Türkçe adıyla “Japon Balıkları”; sizin bu dekoratif süsleme-besleme hobiniz nedeniyle telef olmaktadırlar. Siz onların ömürleri kısa zannedip, aman ne çabuk ölüyor bunlar be demekle yetinirken, onlar cinayete kurban gitmektedirler.

Bir dahaki sefere fanusunuzu kafanızın sığacağı büyüklükte alarak, (illa para harcamak istemiyorsanız bu deney için, paşabahçe mağazalarına gidebilirsiniz laboratuvar niyetine) kafanıza geçiriniz ve dünyaya 3-5 dakika öyle bakınız. Bu deneyden sonra anlayacağınız gibi balıklar bu fanusun içinde en iyisinden şaşı olmakla beraber, en kötüsünden ölmektedirler. Fanus’un matematik şekli itibariyle de , üst tarafların gitgide darlaşması bu balık için berbat bir durumdur. Bu güzelim balığın hareketleri suda titreşimlere neden olduğu için bu titreşimler dışbükey camda tekrar balığa yansıyarak balık yan çizgisinden sürekli kendi yankısını alır. Bu da balıkta strese ve sonuç ta hastalıklara karşı direncini azaltır. Japon balıkları temiz suya ve oksijene çok düşkündürler ve bu yüzden filtresi olan bir akvaryuma ihtiyaç duyarlar.

İyi bakıldığı takdirde ortalama 25 yıl yaşayabilen bu balığı dışbükey camlara tıkmaktan vazgeçmek için sebebimiz az değil. Son olarak; Japon balığı olarak adlandırdığımız bu balığın latince adı “Carassius auratus”, ingilizce adı “Gold fish”. Türkiye’deki adı japon balığı olmasına rağmen bu balığın vatanı Japonya değil, Çin.

Nikki Van Veleen'in fotoğrafları



Yukarıdaki fotoğrafı Nikki Van Veelen çekti. Kendisi Sharm El Sheik'te Dive Africa Watersport'un sahibi... Harika bir fotoğrafçı... Kış'a erken bir merhaba demişken, sualtı özlemini giderecek fotoğrafları görmek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz. Gerçekte enfes kompozisyonlar var ve bir de Tiger Shark fotosu görebilirsiniz, çektikleri arasında...

Nikki Van Veleen'in Fotoğrafları

Referandum, Facebook ve Balık Hafızası

Çocukluğunda ölen balıklarını bahçeye gömen birisi olarak, balık türleri hakkında okumaya tam gaz devam ediyorum. Türkçe kaynak azlığından ve internette her okunan şeyin doğruluk payının azlığından bilgiye kağnı gücüyle ulaşsam da, pes edecek değilim. Hoş bazen internette olmayan, ansiklopedi’de okuduğunuz şey bile doğru olmayabiliyor, ama bu da her bilginin yenilenebilirliğini düşündüğümüzde gayet doğal geliyor.

Bir Cumartesi gecesi bloğumda saçmalamaya devam ediyorum, bir yandan facebook’un sosyalliğimi tekrar kazandırması, diğer yandan da referandum saçmalığı… Gündemin ilk iki maddesi bu ikisi। Şurada hiçbir şey kalmadı, hala hayır oyu mu kullansam, yoksa hiç oy kullanmasam mı saçmalığı içindeyim। Tüm gazeteler ve köşe yazarları göz radarım tarafından tarandı, ortaya çıkmış sağlıklı bir sonuç yok. Tayyip’in ve hükümetinin (aslında hükümetinden çok Tayyip’in geri planı diyelim –bu kişiler meclisin içinde olmasa da hükümetin ta kendisiler) saçmalıklarına karşı çıkan iki grubun arasında millet bocalamakta. Sonuç ise felaket olacak ve haftanın yorumları arasında “yine organize olamadık, bizde şu eksik-bu eksik-ne mi eksik, biz bunu yanlış yaptık" edebiyatları olacak. Ya biz bu Ampul partiye geri kafalı diyoruz ama adamlar pazarlamada ve halkla ilişkilerde bizden daha ilerdeler. Neler oluyor, bi dürt kendini sayın aydınım. Sen bi dürt kendini, sonrada yapman gerektiği gibi halkını dürt ki, halkın uyansın. Aydın’ın görevi halkını uyandırmaktır. Senin bu noktada gazetecilerden farkın oluşabilir, gazeteci yazar ve halkı bilgilendirir, sense halkın bir şeyleri değiştirmesi için onu harekete geçirmeye kalkarsın. Pasif aydın olamaz, uyan uyuduğun uykudan...


Gündemin ikinci maddesi facebook’a gelirsek, imdadıma nasıl da yetişti. Kendisini süpermenim ilan ediyor ve bir içki yolluyorum. Vefasızlığımın cefasını çekmekten nasıl da kurtardı beni! Telefona cevap verme özürlü, verdiği randevuların %90’ının iptal eden ve arkadaşlık kavramının en kötü elemanı olan beni, bir anda tekrar eski sosyalliğine kavuşturdu. İhmal ettiğim için, yüzüme bakmayacak olan tüm arkadaşlarım bana tekrar içki ısmarlamaya başladı ve hayatımda hiç almadığım kadar çiçek ve hediye alıyorum. Cennette miyim ?

Ve işte hepinize günün aydınlatıcı bilgisi ! Biz insanoğlu kediye nankör sıfatı takar, biri nankörlük edince, kedi gibi nankörsün deriz. Hayır beyler, ağalar nankörlük insana has bir özelliktir. O yüzden “ayyy kedi mi, yok yok besleyemem, pek bir nankör oluyor onlar” demeyin. Son 6 ayda kaç kere nankörlük ettiğinizi hatırlayıp, çenenizi kapatın. Günün aydınlatıcı bilgisi kedilerin nankörlüğü değil, balıkların hafızaları hakkında… İnsandaki tüm kötü özellikleri, “aaa biz insanlar hiç de kötü bir özelliğe sahip olamayız, olanlar da hayvanların karakteristik özelliklerinden almıştır bu özellikleri” edalarıyla karşılayanlar; unutkan insanoğlu için balık hafızalı benzetmesini yapmıştır. Fakat bunu diyen insanoğlu, balık hafızası hakkında çok net bir bilgiye sahip olmadan köpekbalığını bile unutkan sanmaktadır. Hatta 3 saniye mi yoksa 5 saniye mi ram bilgisine sahip olduğu ile ilgili espriler dolaşır durur. Peki gerçek nedir, balıklar unutkan mıdır?

Öncelikle hafızası olmayan balık yokmuş, bunu baştan söyleyelim. Hele ki deniz ve tatlı sularda yaşayan balıklarda herhangi bir hafıza bozukluğu bekleyenler ise bu beklentilerine son versinler ve eğer nasılsa hatırlamaz beni diyerek zıpkınlarıyla peşlerinden koşturdukları balıkları rahat bıraksınlar.
Evet hafıza sorunları olan balıklarımız da var, yok değil. Ama bunlar da öyle abartıldığı türden olmadığı gibi bu hafıza sorunlu balıklardan bahsedilirken, kast edilen kültür balıkları (akvaryum balıkları) dır. Bu balık hafızası konusunda bir aydınlanma yaşamamız için Tübitak’tan Deniz Candaş’ın yazısını, kelimesine dokunmadan aşağıya copy paste yapıyorum. Okuyunuz, aydınlanınız efendim.


“Anlık hafızadan söz ederken kastedilen balıklar, çoğu kültür üretim sonucu elde edilmiş melez akvaryum balıklarıdır. Denizlerde ve tatlı sularda yaşayan kıkırdaklı ve kemikli balık türlerinde ise böyle bir durum söz konusu değil. Daha doğrusu, bu canlıların bir hafızaları var ancak hafızanın oluşturulması işlemi oldukça yavaş gerçekleşiyor.

Memelilerde yapısal hafıza, yani sinir hücreleri arasında sinaps bağlantılarının kurulması şeklinde bilgilerin depolanması, “kalpain” adlı bir proteinin sinir hücresi içinde artışı sonucunda hücre iskeletini hareket ettirmesi yoluyla ortaya çıkıyor. Uzun süreli bu işlem sonucunda kalıcı hafıza oluşturuluyor. Mikro saniyeler ile ifade edilen kısa dönem hafıza, uzun dönem hafıza yapısına geçirilmediği takdirde, üzerine yeni bir bilgi getirildiğinde siliniyor. Silinmemesinin tek yolu ise, her yeni bilginin yeni bir sinir ağına yönlendirilmesi gerekiyor. Balıklarda ise, yeni edinilen bilgilerin yönlendirileceği ve gerekli protein sentezi için tekrarlanarak bekletilebileceği sinir yolları bulunmuyor. Mevcut yapı (ve bilgi) hemen kullanıldığı için de hafıza kısa sürede siliniyor.

Açık-tokluk merkezleri, memeli beyninde hipotalamus bölgesi tarafından kontrol ediliyor. Burası, canlılığın devamı için gerekli olan tüm aktiviteleri kontrol eden ve bunlara ilişkin uyarıları düzenleyerek cevap oluşturan bölge. Bu tip uyarıların değerlendirilmesinde ayrıca septum ve amigdala çekirdeği gibi bölgeler ile retiküler formasyon yapısı da işin içine karışabiliyor. Cevap oluşturulan dış uyartılar arasında tabii ki sadece motive edici (besin görmek gibi) uyarılar yok. Bir takım stres faktörleri de hipotalamus’un normal şartlar altında oluşturacağı cevapları etkiliyor. Örneğin “açlık” hissi taşıyan ve beslenen veya beslenmek üzere olan bir canlı, doğal bir düşmanı ile karşılaştığı anda artık o denli “aç” hissetmeyebiliyor. Tabii ki burada da işin içine bir takım hormonlar giriyor.

Akvaryum balıkları ise, az önce de söylediğimiz gibi, çoğunlukla doğal olmayan türler. Bu türlerin meydana getirilişleri sırasında gen havuzları ile oynanıyor ve türe özgü içgüdülerin çoğu yitiriliyor. Bunun yanında, oldukça dar yaşama ortamlarında gelişmeleri nedeniyle de sinir sistemi bir takım uyarı-cevap mekanizmalarını geliştiremiyor. Doğal düşmanlarıyla karşılaşmak gibi bir stres faktörü de ortadan kalkınca, açlık hislerini bastırabilecek önemli bir etken söz konusu olmuyor. Balıklarda açlık-tokluk merkezleri, memelilerdeki gibi gelişmemiştir. Bu merkezlerin gelişimi, sudan karaya geçiş ile birlikte, yerçekiminin de etkisiyle ortaya çıkıyor. Ancak balıklarda “ne yediğini unutmak” gibi bir durum söz konusu değil.

Deniz Candaş
* Yardımlarından dolayı, H.Ü. Biyoloji Bölümü öğretim görevlilerinden Yrd.Doç.Dr. M. Ali Onur’a teşekkür ederiz”

Makinesiz



Hani insanların kaçtığı gizli kasetler vardır, hayatları boyunca karşılarına çıkmasın isterler, benim de öyle kaçtığım bir bant vardı ki 10 dakika önce internette karşıma çıktı. Boşuna sevinmeyin henüz porno içerikli görüntülere sahip bir kaset kaybetmedim, ama saçmalık abidesi denilenecek bir kısa filmin tarihimde yer almayacağını düşünürken, sevgili hocam Aytuğ Aydın'ın ismimi yazmadığım roll caption'ına ismimi yönetmen olarak yazmasıyla gözlerim yuvalarından oynadı. Öyle kötü bir filmdi ki, yönetmeni olarak kremalı börek yazmayı uygun görmüştüm, hatta roll caption'da da öyle yazıyor, fakat internette yönetmeni olarak ismimi geçirmiş. Elbette inkar edeceğim, o filmi ben çekmedim :-) Tam bir kabusdu, Gülçin, Neslihan ve benim ortak projemizdi. Planladığımız bu değildi, yani içinde olması gereken sahneler çekilmemişti, sansürlü de bir filmdi falan derken... Ortaya bu çıktı, bizde en iyisi unutalım bu işi dedik. Tabi Ali Tokay'ın oyunculuğu ve bize katlanması son derece minnet duymamaız gereken bir şeydi. Böyle İstanbul'un bir ucunda, havanın buz gibi olduğu bir kereste fabrikasında çekmiştik. Benim bilmişliğim yüzünden Aytuğ Aydın çekip gitmişti. Sanırım ışıkla ilgili bir bilmişlik mi ne yapmıştım, kısa süre sonra döndü tabi yanımıza, hıncını tam alamadığı için. Jimmy Jib olarak, kereste fabrikasının kepçesini kullanmıştık, kepçenin üstünde kamerayı ben kullanmıştım. Şaryo ise arabanın arka koltuğunu mu ne sökmüştük, eee tabi bir de arabayı çalıştırmak yerine itmiştik, tam şaryo olabilmesi için. Seneler sonra çalıştığım dizi setinde bile o kadar yorulmadım hiç diyebilirim. Güzel bir anıydı, ama filmimiz tatsız, sıska, eksik bir şey oldu gitti... Bizde onu hep şöyle anmıştık, hani şu iğrenç film vardı yaaaaa, biz çekmiştik diye...

Türk dalgıçları karalama defteri




Aslında bu yazıya Türk dalgıçların komik ve ego kokusuyla donanmış hareketleriyle biraz eğlenmek amacıyla başlanmış, fakat daha başlık ne olsun acaba diye düşünmeler gark olmuşken, aklıma gelen bin türlü paranoyak senaryolarla bu hale gelmiştir. Yazıyı okuduktan sonra “Sen ne diyon, ne demek istiyon” diye serzenişte bulunacak dalgıç arkadaşlarım için de hazırdan işlerini kolaylaştırayım dedim ve bu başlığı koydum. Diğer alternatif (çoğunluklu alternatif ) içinse,, okuyup es geçiniz efendim, hiçbir ciddiyeti yoktur, sadece sabahın 4’ünde canım sıkıldı, uyku tutmadı ve daha fazla yemek yiyemem bu saatte, en iyi alternatifim kendimin de içinde olduğu bir camia ile dalga geçmek.

Bunları biliyor muydunuz ansiklopedisine eklenecek gereksiz bilgilerden birisi de dünyanın en kötü dalgıçları sorusuymuş. Kötü dalgıç yoktur, sorumsuz dalgıç vardır, ya da ben sana dalgıç olamazsın demedim ki atasözleri bir yana dursun, Türk dalgıçları bu en kötü dalgıçlar listesinde Ruslar ile birebir liderlik yarışındaymışlar. Tatile giden türk dalgıçların haberini alan rehberler, kafalarını duvarlara ahhhh yine bir Türk dalgıç kolonisi geliyor, ya da Cmas kolonisi geliyor diye vururlarmış, haberimiz yokmuş. Hele ki Türk dalgıç, Cmas bröveli olursa tadından da yenmezmiş. Biz laylaylom dalmalara gidelim elin memleketlerine, hakkımızda dönen dedikodulara bakın haaaaa!!!
Efendim bu yüze gülüp, arkadan dedikodu yapan sualtı yüzgeçsizi bir de liste oluşturmuş Türk dalgıçlarının habitat’ı hakkında, eee bize de bu blogda yayınlamak düştü :

1- Türk dalgıç, asla ve asla kendisine verilen saatte otelin lobisinde sizi beklemez. Kendisini kahvaltı salonunda ya da havuz başında fotoğraf çektirirken bulma olasılığınız yüksektir. Öncelikle bu alanlara bakınız.

2- Türk dalgıç, kendisine erkenden sorulan öğle yemeği alacak mısınız sorusuna hayır der, (tekneye yemek sayısı yemekler hazırlanmaya başlanmadan önce bildirilir) yemek saatinden yarım saat önce midesi kazınır ve geri vites yapar.

3- Türk dalgıç, tekneye biner binmez sizin tekne brifingi vermenizi beklemeden hızla havlusunu sermek için en uygun yer arayışına başlar. Bu sırada sandaletlerini çıkarmayı kesinlikle unutur.

4- Türk dalgıç, tekne hareket etmeden önce dalış ekipmanını kontrol etmez ve tekne yol aldıktan dakikalar sonra aşağıya inip benim maskem ya da patiğim sandığımda yok der(daha çok sandığımdan alınmış, biri yapmış, biri almış), sizi telaşa verir, tam siz bir şeyler organize etmeye çalışırken 3 dakika sonrasında, “yaaaa bcd’nin içine sıkışmış, görmemişim kardeş kusura bakma” der.

5- Türk dalgıç, 4 aylık dalış sezonu olan ülkeler arasında en çok dalış sayısına sahip olan dalgıçtır! Fakat asla dalış kayıt defteri tutmazlar.(logbook )

6- Siz uyarmadığınız sürece, dalış başlayana kadar ekipmanlarını hazırlamazlar.

7- Türk dalgıç, teknede tek DIN tüp olsa bile gider onu bulur ve sizden INT’e çevirmeniz için adaptör ister.

8- Türk dalgıç, sizden adaptör istemeye gelirken tüpünü dik bırakır ve birinin ayak parmağının kırılmasına vesile olur.

9- Türk dalgıç, akıntı dalışında 32 kere uyarılmasına rağmen tüm ekipmanını tam olarak kuşanmayan tek insan türüdür.

10- Türk dalgıç, maskesini takmadan ve ikinci kademeyi kullanmadan tekneden atlar. (Bu yüzden de bir akıntı dalışında tüm ekipmanı kuşanmasının zaten imkansız olduğunu anlarsınız)

11- Türk dalgıç, suyun altında hiçbir sebep yokken maskesini çıkarıp çıkarıp takan terk ırktan gelmektedir. Fotoğraf çekerken maske ve ikinci kademeyi çıkararak fotoğraflarda “denizlerin atasıyım, iskelenin babasıyım” pozları verirler.

12- Hava ve derinlik göstergesi salına salına gezmeyi severler.(Tepenizden de özellikle geçerler ki bu göstergeler kafanıza kafanıza vursun isterler )


Devam edecek…

Hoşgeldim Türkiye'ye



Sharm El Sheikh günleri sonları erdi ve tekrar Türkiye’ye döndüm. Döner dönmez de tekrar Kanal D’deki işime yeniden başladım. Bu sezon da ekip olarak Cinemania programını hazırlayacağız. Haftaya Cumartesi ilk yayın, doğal olarak gelir gelmez koşuşturmaca ve stresin içinde buldum kendimi…



Gelmeden bir hafta önce nişanlandım, Naama Bay’de çin lokantası'nda ufak bir kutlama yaptık, nişanlanmak bana bile sürpriz oldu. Altından hoşlanmadığım için yüzüklerimizin gümüş olmasını istedim, eee haliyle de Türkiye’ye gelir gelmez, “gümüş yüzükten nişan yüzüğü mü olurmuş, hadi canım sendeeeee”gibi yorumlarla karşılaştım. Evet hanımlar-beyler, benim için gümüş yüzük uzuvlarımda taşımaktan daha hoşlandığım bir materyal ve mantık olarak mücevherden hoşlanmadığım için, yarın kendi manteliteme cevap verebilmek açısından önemli bir sebep. Bir yandan mücevher’e karşı ahkam keserken, öbür yandan parmağımda parıldak bir para yumağı taşımak istemedim, istemiyorum da… (Bunu taşıyanlara karşı bir eleştiri de bulunmuyorum, bu benim mantelitem). Nerede yaşayacağız ile ilgili sorulara şimdilik cevap veremediğimiz gibi, bize bu tarz sorular sorulmamasını da rica ediyoruz. Bilmiyoruz. İki seçeneğimiz var ilk sene için: İstanbul veya Sharm El Sheikh. Eğer Sean’a İstanbul’da iş bulabilirsek burada yaşayacağız.Tabi tek kelime bile türkçe bilmeyen bir insana nasıl iş bulabiliriz bilmiyorum. Kafamızda İngilizce kurslarında öğretmenlik yapması var ama, bu konu hakkında da hiçbir bilgiye sahip değiliz. Yani bilinmezlik had safhada…




Geldim ama nasıl geldim, nasıl uçağa yetiştim bilmiyorum. Kahire aktarmalı olarak İstanbul’a gelenler bilirler ki, medeni davranışlarınızı cebinizde taşıdığınız sürece Kahire hava alanında bagaj teslimi yapmak çok zor. Hadi ben çıldırma kapasitesi olan bir insanım ama bu sefer şu arkeolog tipli İngiliz amcalar olur ya, onlardan birisi bile çileden çıkmış haldeydi. Siz sıraya girersiniz ama mutlaka sizin sıranızı umursamayan birileri gelir, bagajlarını bir güzel teslim eder, konuşmaya kalkarsınız, ingilizce de bilmez. Tek çareniz itişmektir Kahire havaalanında. Sharm’dan kalkan uçağım saat 00:30’da Kahire’ye indi inmesine ama, ben bilet kontrolü için 01:20 de görevlinin karşısına anca dikilebildim. Ve görevli ne söylesin. Sizin uçağınız buradan kalkmıyor ve biletinizde yazan saat yanlış. Çabucak dışarı çıkın, taksiye binin Terminal 2’ye gidin. Tabi havaalanı’ndan çıkmak da girmek gibi kolay olmuyor. Çıkmak istiyorsunuz , adamlar sizi sırayla sorgu suale alıyor. Niye çıkıyorsunuz, birine açıklıyorsunuz, o alıyor sizi başka bir adama götürüyor, ona da açıklıyorsunuz. En sonunda dayanamadım ve gözüm karardı, ne dediğimi hatırlamıyorum. Önüme ilk gelen taksiye pazarlık etmeksizin atladım, taksici 30 paund dedi, ben de acelem var, hızlı git 50 paund vereceğim dedim. Döküntü taksi ile hızlı gitmek imkansızdı, kafamdaki beyaz saç sayısı taksinin içinde artış gösterdi ve 01:45 Terminal 2’ye vardım. Yine kuyruk, gözüme bir bagaj taşıma görevlisini kestirir kestirmez, bahşiş verdim ve kuyruğu yararak Terminal 2’nin içine girdim. Burası bildiğimiz Terminal 1 ile alakasız bir yer, gayet eski bir hava alanı , international bir hava alanı gibi değil. Daha Terminal 2’ye girerken görevli, Türk Hava Yolları’nın kontuarının kapandığını söyledi. Delirmemek içten değildi, biletimin üzerinde 03:30 uçak saati yazılıydı. Hemen başka bir bagaj taşıma görevlisine daha bahşiş vererek, Egypt Air kontuarına ışınladım kendimi. Bilet kontrolü kapanmıştı, fakat biletimdeki yanlışlığı görür görmez bagajımı aldılar, elime uçuş kartımı verdiler. Uçuş kartıma bakar bakmaz uçuş saatimin 02:30 olduğunu gördüm ve saat 02:00 olmuştu. E n zor aşama ise şimdi başlamıştı. Pasaport ve vize kontrolü… Bahşişin geçmeyeceği tek yer. Görevli aradım, uçağımın kalkmak üzere oldupunu söylemek için, görevli buldum ama adam İngilizce bilmediği gibi, gözüne soktuğum uçuş kartımı sallamadı bile. Hintli bir aile de benimle aynı sorunu yaşamasına rağmen, adamlar apar topar geçiş yaptılar. Kalakaldım, ümidi kesip kuyrukta bekledim. 02:15 kuyruğu geçerek, çıkış kapıma koşturdum. Kapıdan geçtim, çantamı düşürdüm, o panikle uçuş kartımı bir yerlere sokuşturmuşum, onu bulamadım 3-4 dakika orada kaybettim. Türkçe’nin en güzel yanı, sizinle aynı dili konuşabilen birilerine rastlama olasılığınız çoz az ve dilediğiniz gibi küfür edebilirsiniz. Herhalde son 15 dakika ingilizce falan konuşmayı da bırakıp , sadece kendi kendime Türkçe küfür etmeye başladım. 02:20 mutlu son, uçağa bindim. Türk Hava Yolları ile Egypt Air ortak uçuşu olan bu sefer de hata Egypt Air Sharm El Sheikh ofisindeydi. Uçak biletimin üzerinde saat yanlış yazıyordu.
Siz siz olun, mutlaka uçuşunuzun hangi terminalden olduğunu öğrenin. Ve terminaller arası mesafenin ne kadar olduğunu öğrenmeyi ihmal etmeyin.

Sharm ve dalışlarımla ilgili yazıları yazmaya devam edeceğim, bu sadece bir hoşgeldim yazısıydı…
>

3 Eylül shark & Yolanda



Bugün 3 Eylül, Türkiye’ye dönmeme çok kısa bir süre kaldı. Bugün yine bir başka Ras Mohamed günüydü. İlk dalış hiç istemesemde Marsa Bareika idi. Normalda Marsa Bareika, Ras Mohamed’in snorkel ve intro alanı. Tekneler genellikle dalış merkezleriyle iki akıntı dalışı ve bir şamandıra dalışı anlaşması yaptığı için, Ras Mohamed'de şamandura yapılacak sadece iki dalış bölgesi olduğu için her gün buraya geliniliyor. (İkinci alternatif Marsa Ghozlani)Bot’tan ilk atlanıldığında 5 dakika kadar derin mavi’de yüzüp reef’e geliniyor. Snorkel yaparken 2 eagle ray ve bir great baracuda görmeme rağmen, onun dışında da başka bir şey görmedim. Her ne kadar bu bölgede dalış esnasında yunus görülebileceği söylensede, ben bugüne kadar hiç görmedim. İngiliz bir baba, kızı, kızının erkek arkadaşı ve Sean’ın annesi dalıcılardı. Bende bu grubun videosunu çekecektim. Sean rehberdi.
Marsa Bareika’da adım başı küçük anemon’dan bol bir şey yoktu. 6 tane blue travelly, lionfish,bolca sea warm, kocaman istiridyeler vardı. Benim bu bölgede iki favorim var, birisi table coral (masa mercanı) gerçekten mükemmel bir mercan, fotoğraf, için de video için de tek kelimeyle kusursuz bir suje. Sanki antika bir havaya sahip görkemli eski bir ev gibi... Diğeri ise yine bir mercan topluluğu ve burayı yuva edinmiş glassfishler. Burada da video ve fotoğraf için eşsiz bir görüntü "gel çek beni" demekte. Dalgıç modelli bir fotoğraf için mükemmel bir dekor.
İkinci dalış neyse ki Shark&Yolanda idi. Brifing zamanı tüm dalıcıları onayıyla big blue yapmaya karar verdik. Shark Reef’te atladık, Snapper’ları görür görmez kendimi kaybettim, ters istikametteydiler, ama tutamadım yine gittim yanlarına, sonra biraz daha açıkta blackfin baracudaları gördüm, Sean tam ters istikamette açıkta batfisleri gördü, o tarafa doğru yol aldı, bir süre kendimi yırtsamda baracudaları işaret etmek için, sonradan enerjimi tüketmekten vazgeçip baracudaların keyfini çıkardım. Sonra grubun yanına döndüm, mavide ilerlerken kamera ile çekim yapmak için dalıcılara yaklaştıça herkesin tedirgin olduğunu farkettim, Sean’a doğru ilerleyip problem sinyali verdim ki o da çoktan anlamıştı, mavilikten herkesin tedirgin olduğunu...Böylelikle erkenden reef’e döndük, planladığımız ise her zaman ki gibi Yolanda reef’teki batık kalınıtlarına kadar mavi yapmak, sonra Yolanda Reef’in sonundan girerek, klozetlerin üstünden ilerleyerek, Satellite reef’de bir tur atıp, tekrar Yolanda’ya dönmek, 11 metre’deki mağaraya girip 4 metrede çıkıp deko yapmak, tüpte hava varsa da biraz daha ilerleyip 7 metredeki oyuktaki glassfishleri görüp dalışı bitirmek. Neyse Yolanda Reef’te soft mercanları falan çekerken, iyice geride kalmıştım ki, Sean’ın gel hareketi ile heyecanlandım ve mühim bir şey görme edasıyla ilerledim (depar attım). Black Travelly sürüsü ve deli bir sayıydı, hemen aralarına daldık, mükemmeldi. Uzun süre bizi terketmeyip daireler çizdiler. Bu gibi durumlarda çekim yapmayı falan ikinci plana atıp, zevkine varıyorum. Bir baracuda veya travelly sürüsünün arasında süzülmenin zevki, bu duyguyu nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Black travelly’leri terkettikten sonra Yolanda Reef’te görüş çok iyi değildi, bolca giant moray gördük. Başka gruptaki bir dalıcı bana gizlenen bir giant moray’i işaret etti, bir tülrü kafasını gizlemekten vazgeçmiyordu. Sonunda paletimle hafifçe dokunmak zorunda kaldım, pozisyon değiştirmesini sağlamak için. Dalış sonrası da bu yaptığım hareket için oldukça pişman oldum. Dalış sırasında balıkları rahatsız eden ya da onları bunaltan dalgıçlar kadar sinir olduğum başka bir şey yokken, onlar gibi davranmayı kendime yakıştıramadım. 2 tane crocodile fish gördüm. Zararsız olan bu timsah balıkları benden ve kameramdan pek hoşlanmıyorlar, herkes benimle dalga geçiyor, çünkü en hareketli Timsah balığı görüntüsünü hep ben yakalıyorum. Normalde kameraya uyur pozisyonda poz veren bu balık, sıra bana gelince kaçacak delik arıyor. Bir aşağı bir yukarı cirit atıyoruz, sonuçta hareketli bir timsah balığı daha ilgi çekiyormuş öğrendim. Dalışın sonu yine glassfishler ile bitti. Yine mutluluk, yine mutluluk... Her Shark&Yolanda dönüşü beni burda bırakır mıısınız diyorum. Buraya aşığım, duvar açığındaki snapper, travelly, baracuda ve batfish sürüleri. Kesinlikle eğer bröve dereceniz ve dalış tecrübeniz yetiyorsa burada reef açığında dalış yapın. Bazen baracuda sürüsü yaklaşırken, sanki bir reef’e yaklaşırmış gibi hissediyor insan... Eğer tekneyi kapatmış bir grupsanız, gittiğiniz dalış merkezine erken saatte dalış yapmak istediğinizi belirtin ve sabah erken yola koyulup, dalgıç kirliliğine karışmayın. Benim genelde şahit olduğum eğer 8,5 gibi limandan yola çıkarsanız, ilk dalışınız Shark&Yolanda ise bir de reef açığında dalış yapmayacaksanız sıkıcı bir dalgıç kalabalığına karışacaksınız. Bu yüzden böyle bir durumda ben ikinci dalışın Shark&Yolanda olmasını tercih ederim. Belki her şey benim şansımdı , fakat ben öğle saatlerinde yaptığım dalışlarda genelde daha fazla balığa rastlamışımdır. Fakat hiç kimse inkar edemez ki bu bölgenin best dalış saati early bird’dür. Fotoğraf ve video için ışık açısından kötü bir saat olsa da, sadece ve sadece zevk ve tutku için yapılması gereken bir dalış... Burada yapılacak bir gece dalışı ise benim tercihlerim arasında hiçbir zaman yer almayacak bir seçenek... Henüz o kadar çılgın değilim.

2 Eylül Shark's Bay

Bu aslında özelliksiz bir dalış günü olmasına rağmen Sean’ın annesi ile ilk dalışım olduğu için yazma gereksinimi duydum. Sue 59 yaşında, sky diver ve scuba diver. 60. Yaş gününde son bir kez daha sky diving yapacak. O hemen hemen dünyanın bir çok özellikli dalış noktasında dalmış (Bali,Avustralya, Maldivler vs...).Son 16 ay boyunca dalış yapmadığı için ilk gün Scuba review yapacaktı. Sharm’da eğer bir dalıcı uzun süre dalmamışsa, mutlaka scuba review istiyorlar. Bizde bu sebeplerle Sharm’ın en sevdiğim plajı Shark’s Bay’e gittik. Burası aynı zamanda küçük bir liman. Tekneler Tiran’a gideceği zaman burdan kalkıyor bazen, çünkü burdan hareket edildiğinde Tiran’a daha kısa mesafede gidiliyor. Bu plajda bana göre Sharm’ın en lezzetli fast-food yemekleri bulunuyor. Öğle yemeği zevki tam bir ziyafete dönüşüyor. Ayrıca kahveleri ve meyva suları da ayrı bir lezzetli. Ağer sıcaktan bunalırsanız, cafesinde keyifli vakit geçirebilirsiniz. Ayrıca bir internet cafe, bir market ve hediyelik eşyalar satan dükkanlar mevcut. Ayrıca Shark’s Bay Hotel ve dalış merkezi. Buraya snorkel yapmak veya güneşlenmek için geldiğinizde 20 paund ödüyorsunuz. Buraya gelmek için ödeyeceğiniz taksi ücreti ise 40 paund. (hava alanına yakın)Sharm’da 2 tane özellikli plaj olduğunu düşünürsek benim favorim burasıdır. Diğer plaj El Fanar, buranın en iyi snorkel alanı olmasına rağmen, suların çekildiği zaman mercan severler için tam bir işkenceye dönüşüyor. Hmen kısaca anlatmak gerekirse Sue(Sean’ın annesi) ve ben El Fanar Beach’e gittik. Burası Ras Um Sid denilen dalış bölgesi. Bir de ne görelim su olmuş bi karış reef’in üstünde, normalde 2 metre falan oluyor. Yüz yüzebilirsen, mercanları incitmek isteyeceğim son şey, ilerde bir yerlerde yürüme yolu için halat koymuşlar, biz de farkında değiliz. Bir karış suda yüzme benzeri bir şey yaptık. Sue gayet başarılıydı görünüşte, ama dönüşte fire coral izlerini gördüğümde benim daha başarılı olduğumu anladık. Maalesef ki koca göbeğimin dokunmadığı mercan türü kalmadı. Tam bir işkenceydi, her taraf küçük fire coral ile doluydu, mercan olmayan bir alan imkansızdı. Neyse kendimizi maviye vurmamızla daha 10. Saniyede bir kablumbağa 15. Saniyede eagle ray gördük. Daha sonrasınd great baracuda. Dönüşte bu günlük yeter, ben sadece gölgeleneceğim ve kitap okuyacağım derken, uykunun kollarına kavuşalı 3 dakika olmuşken Sue’nın sesini işitmemle kafamı kaldırdım. 2 ingiliz genciyle konuşmaya dalmış (kızın adı Roxy idi ama diğerini hatırlamıyorum). Onlara doğru döndüğümde Sue, Roxy’nin hamile olduğunu ve mercanların üzerinden geçerken zarar görmemesi için ona yardım edeceğini söyledi. Bu sırada Roxy’nin erkeke arkadaşı hamile olmadığını söyledi, şezlonga nasıl kapaklandığımı hatırlamıyorum, Sue kıpkırmızı olmuştu. Ama kim görse Roxy’i hamile sanırdı. Ne hastalığı olduğunu hatırlamıyorum ama vücut incecikken kocaman bir göbeğe sahip oluyorlar ya işte o hastalığa sahipti kız. Bende geliyorum dedim ve yola koyulduk, bu sefer halat’ın olduğu yere gittik, her taraf deniz kestanesi ve fire coral doluydu. Ve ikisinin de paletleri botsuz olanlardan dı bu da yetmezmiş gibi ikisi de deniz beceriksizi idi. Sanırım 40 dakika kadar onları denize kavuşturmakla oyalandık. O sırada Dahb( tekne adı) bizi görüp reef’e yanaştı. Sean ordaydı, bizimle dalga geçip, uzaktan bizi izlediler. Neyse bir kere denize kavuşmuşken bir daha çıkmam diyerekten 1,5 saate yakın denizde kalıp tüm derilerimi büzüştürdüm, Temple’a yüzdüm sonra geri döndüm.
Neyse tekrar Shark’s Bay günüme geri döneyim. Kahvelerimizi yudumlarken, Sean ile annesi başladılar derse. Sean bana karşı dalış konularında çok tahammülsüz, en ufak bir şeyi anlamayayım, dünyanın en sert bakışlı adamına dönüşüveriyor. Neyse ki annesine de aynı tavır içindeydi. Onu öğrencileriyle çok kez gördüm, gayet şeker bir instructor, kimi zaman tam idiyot öğrencilere denk geldiğinde aynı şeyi on kez anlattığında bile sabrını yitirmiyor. Ama ben ya da annesi ikinci kez bir şeyi sorarsak şeytana dönüşüyor. Dalış işaretlerini tekrar ederlerken zavallı annesi bir tane işareti hatırlamadı, kadın nasıl stress oldu. Neyse hazırlandık ve suya girdik, onlar scuba review yaparken ben de etraflarda video çektim, sonra onlar dalışa geçtiğinde bende peşlerinden gittim ve Sue’nın videosunu çektim. Gördüğüm en ilginç şey yarım kuyruklu kocaman Blue spotted Stingray. Bir kavuğun altına iyice gizlenmiş bir türlü görüntüleyemedim, kocamandı, ve iğnesini olmadığı için ilk defa korkmadan yanaşabileceğim bir stingray bulmuşken o da iyice gizlendi benden. Suyun altında çekimini yapmaktan en çekindiğim canlı maalesef bu. Reef Shark’a bile daha rahat yaklaşıyorum, fakat Blue spotted Stingray denilince akan sular duruyor bende.
İlk dalış çok özellikli değildi , ama ikinci dalış Shark’s Bay’de yapılabilecek en özellikli dalıştı. Dive Guide’de yazan istikametin tam tersine giderek White Knight’e doğru, 28 metre’de harika bir glassfish pinnacle’ı görmek için. Daha sonra Canyon’a girdik ve 12 metreden çıktık, çıkarken güneş tam tepemize dik geliyordu. Daha sonra ise iskele’nin altına girdik ve burası eşsizdi. Çok sayıda Cornetfish, Lionfish, Banded pipefish, bir tane Porcupinefish ve Crocodile fish. Tek kelimeyle mükemmek bir dalıştı.

21 Ağustos Tiran Dalışı



Shark’s Bay hareketli bir Tiran günü. Amacımız Hammerheads görmek, ilk dalış Jackson outside. Mutsuz son, biz sadece dipsiz bir mavide dalış yaptık ve hiçbir şey göremedik. Dalışı bitirmek için resif’e döndüğümüzde bir tane Green Sea Turtle gördük.
İkinci dalışta kamerayı almadım, sadece zevk dalışı yaptım. İyi mi yaptım , kötü mü yaptım bilmiyorum. Gordon reef’deydik, dalışın ilk 20 dakikasını reef ile ilgilenmeden maviliğe bakarak geçirdim, bir tane grey reef shark’ı tepeleme dibe gittiğini gördüm fakat Sean’a inandıramadım, daha önceden yapılmış yanlış tespitlerimden dolayı, cornetfish’dir o diye dalga geçti benimle. Biz dikleşen duvara gelmeden önce kocaman bir Fantail Stingray gördük. 10 dakika sonra aynı stingray’e bir kere daha rastladık. Asıl çılgınlık ise Gordon Reef’te koskocaman bir tur atmamızdı. Normalde Gordon Reef’te yapılan bir akıntı alışında , 90 derecelik dik duvara gelindiğinde dalış bitiriliyor. Fakat biz dalışı Lara(Gordon Reef’deki yarı batık gemi)’nın önünde bitiriyoruz, kafalar Lara’ya dönük bir şekilde yüzeye çıkılıyor ve zevklerin doruğu... Ayrıca eğer buraya kadar ilerlerseniz göreceğiniz predator tipi balık sayısı artıyor, çok sayıda travelly ve şansınız varsa köpekbalığı görebilirsiniz.

Whale Shark




Burada ki birinci haftamı doldurdum, iki gün önce whale shark gördüm. tanrım inanılmazdı. Jack fish alley'de dalıyorduk. Ed ve adını hatırlamadığım iki Hollandalı dalıcı, James ve Sean ile birlikte. Bu dalış arenasında iki farklı güzergah var. Birisi reef'in yakınından ilerlenen bir akıntı dalışı, diğeri de 30 metrelerde ilerlenen reef açığında olan bir akıntı dalışı. ben reef açığından olan dalışı özellikle istemedim ki, fotoğraf çekimlerinde resiff'in yakınında daha güzel kareler bulurum diye. Grubum seçim hakkını bana bıraktı ve bende resif dalışını seçtim. Sonra dalış başladı ve resif'den uzaklaşarak açığa giden bir Sean ve diğer dalgıçlar. Öyle sıkıcıydı ki ilk başlarda, sadece mavi, ve bulanık bir su derken, dalışın 20 dakikası falandı herhalde, otun bokun fotoğrafını çekmek için sürekli 360 derecemi kontrol eden ben, açıkta dev bir karartı gördüm, dikkatlice bakarken, Ed benim baktığım yere döndü ve hızla açığa doğru yüzmeye başladı, sonra beyaz puantiyelerini seçince tanrımmmmmmmmm diyip, hızla badim James'e ilerledim, ona haber verdim.ve her zamnki salak ben ilk önce whale shark'ın yanına gideceğime hızla Sean'a haber vermeye gittim. (bi daha tövbe) Sean'a doğru deparımdan sonra, ikinci deparımı whale shark'a yaptım, nefes nefese bi kaç fotodan sonra, tanrım resmen tükenmiştim. dalış bittiğinde herkez yüzeyde çığlıklar atıyordu.... Umarım burdaki tüm dalışlarım bu mükemmellikte olur.

Daha yakından çektiğim fotoların netliği berbat, en iyi netliğe bu sahip, çünkü shark bir yandan uzaklaşırken , hem peşinden depar atmak, hem de fotoğraf çekmek imkansız gibi bir şey. Yine de mükemmeldi...

Cinemania Projektor 2

Bir başka Projektör daha...

Programın en sevdiğim köşesi : Projektör. Metin Yazarı Fırat'ın, Seslendiren Onur Tan'ın ve elbette Figen Uçkar'ın emekleriyle..


Terör ve Medya



Son günlerde artan terör olaylarıyla birlikte, daha önceden araştırıp yazdığım bu yazıyı tekrar yayınlamak istedim.


Bir terörist eylemin amacına ulaşmasını önlemek için John Sullivan iki noktaya dikkat çeker;
- Medyanın canlı yayın amaçlı olay yerinde olmaması ve
- Teröristin sosyo-politik amaçlarını açıklamaması.
Medya ve terör konusunu ele alıcağım yazıma John Sullivan’ın görüşleriyle başladım. Aslında bunu basit bir örneğe indirgeyecek olursak; birileri bir ormanda bir ağaç kesiyor ve medya bunu haber yapıyorsa biz buna tanık olmasak bile haberdar oluruz. Fakat medya kesilen ağacın haberini yapmıyorsa biz hiçbir zaman o ormanda neler olduğunu bilemeyiz. Belkide bu bağlamda medya; evimiz ile orman arasında köprü görevini üstleniyor diyebiliriz.
Medya’da terör haberlerinin yayınlanması her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Terör haberlerinden hangilerinin haber olarak verileceği, nasıl haber yapılacağı, hangi yoğunlukta yer alıcağı ve zamanlaması. Bu soruların cevaplarına geçmeden önce terör nedir, medya nedir kısaca açıklayalım.
Terör halkın bütününde korku, endişe, yaşam tehdidi oluşturan, beklenmeyen ve istenmeyen durumlardır. Mutlaka ölümle sonuçlanması gerekmez. Ama yaralanma ve normal hayatın gidişatını engelleyen her türlü eylem terör tanımı içerisinde yer alır, halkın gözünde. Bu halkı, medyayı haber aracı olarak kullanan halk olarak düşündüğümüz zaman, medyanın işlevi nedir, nasıldır, nasıl olmalıdır, medyadan terör haberlerini izleyenlerle teröre doğrudan maruz kalanlar arasındaki farklar nelerdir, bunları bir düşünelim. Medya, bizim başımıza gelmese de, başkalarının başından geçen bazı gerçekliklerden ve olaylardan (bütünüyle yani her yönüyle vermese de) bizi haberdar eden araçtır.

Neler terördür, neler terör değildir? Neler siyasi bir eylem olarak kabul edilir, neler hiçbir siyasi bakış açısından kabul edilemez. Bununla ilgili pek çok tartışma var.
Medyanın objektiflik ve gerçekliği aktarma rolünü de düşünürsek medyanın tam olarak objektif olması aslında fiilen mümkün değildir. Medyanın süzgecinden geçerek o olaydan haberdar olmuş oluruz sadece. Medyanın misyonunu düşündüğümüz zaman, medyanın yaşanan olayı medyadan yararlanan insanların yararına, onların hayatını kolaylaştıracak bir amaçla verebilmesi gerekir. Oysaki terör haberleri mutlaka verilmesi gerektiği halde,( terör bizim başımıza gelmese de )bizi hayata karşı korkutan, sürekli olarak kuşkulu yaşamamıza sebep olan, ondan sonra ve belkide hayatımızı karartan haberlerdir.

Medyanın tam objektif olabilmesi için , yaşanan bir olaydaki bütün tarafların seslerine yer verebilmesi gerekir. Yani herkesin kendini temsil edebilme gücünün olması gerekir. Medyadaki bir olayla ilgili, bir terör olayında teröre maruz kalan, terörün kurbanı olan insanlarla görüştüğü gibi, terörü gerçekleştiren kişilerin de görüşlerini vermesi gerekir. Oysaki bu hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü terörist kendini afişe etmez. Terörist kim olduğunu, kendi kişiliğini, siyasi kimliğini açıkça ifade etmeden, gücünü göstermek için bir eyleme kalkışır. Terörist, görüş bildirmek gibi bir eylem de bulunmaz. Eğer belli bir görüşünü ikna yolu ile kabul ettirme yolunda olsa, onun adı zaten terörizm olmaz, siyasi eylem olur, protesto eylemi olur. Ama terör eylemi dediğimiz şey, tamamen halkı terörize edici yani korkutucu, yıldırıcı, yaşamını tehdit edicidir. Terörist sadece gücünükabul ettirmek ister.

Terörizmin tanımı, teröriste göre ve bunların üstündeki siyasi odaklara göre değişiklikler gösterir. Bir eylemin terör eylemi olup olmadığını sormamız gereken 3 taraf vardır. Bunlardan birisi o eylemi yapan kişi ya da gruptur. İkincisi bu eyleme maruz kalan grup, üçüncüsü de bu eyleme tanık olarak katılmış gruptur. Üçüncü grup dediğimiz kitle, ya gerçek olarak olayın işlendiği yerde durma şansına sahip olan ya da medya aracılığıyla öğrenen, haberdar olan gruptur.
Terörizmin tanımında siyasi bakış çok önemlidir. Olayın tanıkları kendi başlarına, kendi isteklerine göre karar vermezler, onların kararlarını yönlendiren şey siyasi sistemin yapısı ve bu siyasi sistemin yapısının medya eliyle aktarılmasıdır. 11 Eylül olayını da düşünürsek, toplumsal siyasi yapının özelliklerine göre medyanın yönlendirilmesiyle, (çünkü siyasi yapı hangi yöndeyse, medya ya da o siyasi yapının sözcüsü olmak durumundadır, olması gerekir demiyorum ama bu böyle oluyor), kafamızda bir terör olayı izlenimi oluşmuştur. Kulelere çarpan uçakların içindeki kişiler, bir grup için kahramandır; bir grup için de tamamen teröristtir. Veya Afganistan’a yapılan savaşın adı bir gruba göre savaş değil, barış harekatıdır. Ama başkaları aynı harekatı yaptıkları zaman onun adı savaş olabilir.
Aslında bana kalırsa medyada üç önemli prensibin tam anlamıyla birleştirilmesi gerekiyor.Bunlar da, haberin bağımsızlığı, haberi yapanın bağımsızlığı ve medyanın haber yapma ile ilgili olarak topluma karşı olan sorumluluğu olduğu gözüküyor.
Siyasi şiddet amaçlı terörist eylemlerin medya organlarına haber olarak çıkmasıyla ilgili ayrılan zamanın büyük bir çoğunluğu terörist eylemin açıklanılmasına ve bu eylemden zarar görenlerin ön plana çıkarılmasına ayrılır. Bunların dışında da terörist aktiviteye karşı hükümetlerin ve güvenlik güçlerinin tepkisinin ne olacağını, nasıl olduğunu açıklayan haberler yapılır.

Medya ve terör ilişkisinde en çok tartışılan soru ise terör medyayı kullanıyor mu yoksa medya mı terörü kullanıyor sorusudur. Bu bir çeşit yumurta mı tavuktan çıkmış yoksa tavuk mu yumurtadan çıkmış sorusuna benzemektedir. Birçok kişi bu örneği tam olarak kabul etmiyor, aksine reddediyor olsa da bence gözden kaçırılmamalıdır. Suç ile ilgili haberlerin gazete tirajlarını arttırmasında rolü olduğu gibi, terör eylemlerinin de haber olarak verilmesi, gazetelerin tirajını arttırıcı bir rol oynamakta gibi gözüküyor. Bunun somut bir örneğini vermek gerekirse de; örneğin, İtalya’daki La Stampa gazetesinin tirajı Aldo Moro’nun teröristlerce rehine tutulmasından sonra bir hafta içerisinde %35 artmıştır. Yine Il Corriere gazetesi de Aldo Moro’nun kaçırıldığının açıklandığı ilk gün, normal satışına göre %38,8 fazla satılmış. Aldo Moro’nun teröristlerce öldürüldüğünün açıklandığı gün, gazetenin tirajı normal zamana göre %56,5’luk bir yükselme göstermiş, bir gün sonra ise, normal satış oranı olan %24,5’e tekrar düşme göstermiş.
Aslında daha yakın bir tarihe baktığımızda da 11 Eylül günü ve ertesi tüm dünyada insanlar TV ekranlarının önüne hapsolmuş gibiydiler. Özellikle saldırının hemen arkasından acaba yeni bir uçak daha düşecek mi diye gözlerimizi ekranlardan ayırmıyorduk. Peki terör medyayı kullanıyor mu? En önemli sorulardan biri de bu gibi geliyor bana.
Çağdaş terörist eylemlere baktığımız zaman hemen hemen hepsinde Maoist izler görülmektedir. Maoist izler derken neyi kastettiğimi biraz açıklamak gerekirse;
Mao’ya göre; ordularla saldırı yapıldığında, sadece belli bir kara parçasının veya toprağın ele geçirilmesi söz konusudur. Bu durum ise gerçek bir galibiyet değildir. Asıl galibiyet, halkın psikolojisi üzerindeki savaşın, yani kamuoyunun desteğinin kazanılması ile söz konusu olur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Münih’te, israil’de ve başka yerlerde yaptığı eylemler, hem Filistin Kurtuluş Örgütü’nün medya tarafından sıklıkla haber yapılmasına, hem de bu hareketin Arap ülkelerinden destek bulmasına neden olmuştur. Bir de Birleşmiş Milletlerde ki Filistin’i temsil eden bir gözlemcinin dediği bir şey var ve bunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Gözlemci diyor ki: “İlk birkaç uçak kaçırma hadisesi sonucunda, bütün dünya Filistin sorunu diye bir konunun varlığını anlamaya başladı. Bu birkaç uçak kaçırma hadisesinin medyaya ve dünya kamuoyuna bilgilendirmeyi, ben yirmi yıldır Birleşmiş Milletlerde hiçbir kimseye verememiş, anlatamamıştım.”
İsrail diyince benim aklıma gelen bir şey var ve bunu asla gözden kaçırmamak gerekir. İsrail eski başbakanı Begin, eski bir terörist olarak bağımsız bir İsrail devletinin kurulması için gizli bir dernek kurarak eylemlerde bulunmuş olmasına rağmen, daha sonradan başbakan sıfatıyla “Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen bir devlet adamı olmuştur. Yine 1990’lı yıllara kadar “terörist” olarak adlandırılan Yaser Arafat, şimdiyse Filistin Devletinin Başkanı olmasını da yine göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.
Değinmek istediğim bir başka örnek de , bu da konumuzun en önemli başlıklarından biri aslına bakarsanız. ABD Eski Başkanlarından Reagan’a göre, Afganistan’da Sovyet işgalci askerlerine karşı çarpışan kimseler “özgürlük savaşçılarıydılar”. Ama aynı kimseler Sovyet televizyonunda “Amerika destekli terörist örgüt”ler olarak ifade ediliyordu.
Tabi olaya bakılan perspektif burada önem kazanıyor. O anki olaya hangi perspektifden bakılıyorsa metindeki kelimeler de o perspektife göre seçiliyor.
Tekrar teröristlerin medyayı kullanıyor mu sorusuna döndüğümüzde ise 1972 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü, Münih Olimpiyatlarında kendi reklamını yapmak ve taleplerinin neler olduğunu bütün dünyaya duyurmak için, olimpiyat karşılaşmaları sırasında terörist bir eylem gerçekleştirdi. Bir Filistin Kurtuluş Örgütü üyesinin söylediği sözleri aynen şöyledir.

“Biz biliyorduk ki spor modern batı dünyası için, bir din kadar önemliydi. Yine biz biliyorduk ki, yanında bir televizyon kanalında FKÖ ile ilgili haberleri varsa, diğer kanalda da spor ile ilgili haberler varsa, Amerikalılar ve İngilizler kesinlikle spor haberlerinin olduğu televizyon kanalını seyredeceklerdir. Bu nedenle, bizde onların olimpiyatlarını kendi amacımız için kullanmaya ve bu spor dini için en fazla kurbanın verilmesini sağlayacaktır. Bu eylem ilerde bütün dünyanın dikkatlerinin bizim üzerimize çevrilmesine neden olacaktı. Biz onlara, yeni dinlerinin tanrıları ve televizyonlar için insanların kurban edilmesini teklif olarak götürecektir ve onlarda bizim bu duamıza olumlu yanıt vereceklerdi. Münih Olimpiyatlarından sonra artık hiç kimse Filistin Davasını önemsememekten bahsedemeyecekti.”
Pek çok insan haklı olarak, yapılmış olan bombalama eylemini vahşet ve barbarlık olarak değerlendirse de, batılı insanların büyük bir kısmı da kendisini Filistin davasına adamanın ne anlama geldiğini bu eylemle öğrendiler. Beş yüz milyondan fazla insan, bu dramatik olayı uydu antenler aracılı ile televizyonlardan, hem de kendi evlerinde otururken seyrettiler. Bu terörist eylemi seyreden televizyon izleyicilerinin %99’u, ekrandan gördükleri olaydan nefret ettilerse de, bu olaydan önce Filistin Davası hakkında hiçbir bilgisi olmayan kimseler, bilgi sahibi olmaya ve FKÖ’nü öğrenmeye başladılar. FKÖ konusunda oluşan imaj ve Filistin probleminin bütün dünyaya duyurulması, mass medya organlarının bu olayı haber yapmasıyla gerçekleşti.

Bu noktada kanaatimce, medyanın gücü nedir? Sorusunun yanıtı bulunulmalıdır. Medya ve özellikle de televizyon kanalları, altı milyar insanın günlük yaşantısının içerisine girmekte ve milyonlarca kimsenin yaşantısında değişikliklere, davranışlarında farklılaşmalara neden olmakta.
Bu bölümde biraz daha medyayı yönlendiren güce dair ipuçları bulmaya çalışacağız. Çünkü 11 Eylül olaylarının ardından görülen bir tek sesli medya gerçeği vardı. Bu tek sesliliğin kaynağı en önemli problem olarak çıkıyor karşımıza.
Medya’da medyatik gerçek ile hakiki gerçek arasındaki denge iyi kurulmalıdır. Bir yandan insanların haber alma hakkı vardır. Yani bir yerde bir bina havaya uçurulmuşsa aman biz bunu göstermeyelim, şimdi başkaları da görür, başka binaları uçurur gibi bir mantıkla gerçekleşmiş bir şeyi gizlemek söz konusu olamaz. Ama gerçek neyse bunu tam olarak vermek lazımdır. Yani bir bina havaya uçurulmuşsa, binanın havaya uçurulduğu haberini vermek. Niye, kim, bütün bunları anlatmak lazım. Mümkün olduğunca geerçeğe yakın bir biçimde, çünkü televizyonda, radyoda, gazetede hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi vermek mümkün değildir. TV’de, gazetede, radyoda gerçeği veremezsiniz, gerçeğin imajını verebilirsiniz. Ama hiç olmazsa verdiğiniz imaj o gerçekle çok çelişmemeli, çok çatışmamalıdır. Medya da objektiflik mümkün olmayan bir şeydir. Kim objektifim, yansızım, tarafsızım diyorsa yalandır. Günlük hayatımızda, ağzımızı açtığımızda, mesleki hayatımızda, elimize kalem aldığımızda, mikrofon tuttuğumuzda, kamerayı sırtladığımızda tarafızdır. Çünkü onu çekiyoruz, bir tercih yapıyoruz. Niye onu çekmiyorsun, bunu çekiyorsun, niye onu yazmıyorsun, bunu yazıyorsun. Gazetenin manşetine çıkarıyorsun. O gün sana gelmiş bin tane haber, bin haberden bir tanesini çekip çıkarıyorsun, diğer 999 haberin suçu ne. Dolayısıyla objektif olmak, yansız olmak, tarafsız olmak mümkün değildir.
Şiddet eylemlerini medyada aktarırken 11 Eylül örneğini somut örnek alalım. Gazeteci ne ABD, ne Usame Bin Laden yanlısı olmak durumundadır, ne de ABD yanlısı. İşin doğrusu Usame Bin Ladin’e 10 metre uzaklıkta isek, ABD’ye de, ikiz kulelere de 10 metre uzaklıkta olmalıyız. Buna gazetecilik de 3. göz tabiri denilmektedir.
11 Eylül’de hatırlıyorsanız, ikiz kuleler yıkıldıktan hemen sonra, klasik olarak gazetecilikte , habercilikte aranan 5N 1K dediğimiz soruların cevapları aranmaya başlandı. Ne zaman, nerede olduğu belliydi. Fakat hatırlarsanız Türk medyası dahil bütün Amerika medyası kim sorusu üzerine odaklaştı. Daha sonra da suçlu bulundu zaten, Usame Bin Laden. Unutmamak lazım ki, çeşitli N’ler ve K arasındaki denge çok öneli, eğer kim sorusu üzerine yoğunlaşırsanız, tabi daha da önemlisi neden sorusunu pas geçersiniz, bu gazetecilik değil, propaganda olur.
Tabi işin psikolojik boyutunuda unutmamak gerekir. Biraz da işin psikolojik boutundan bahsedelim. Öncelikle şöyle düşünmek gerekir. Okuyucu kitlesi ya da izleyici kitlesi, dramatik ve ürperti verici terörist aktyiviteleri okurken, duyarken ya da seyrederken, benzeri olayların mağdurları ile kendilerini de özdeşleştirereki benzeri bir terörist saldırıya kendisinin de uğrayabileceğini düşünür. Televizyon kanallarını seyreden kimselerden bazıları, hiç şüphesiz “copycat” sendromuna tutulabilirler. Copycat; seyredilen eylemin aynısının tıpkısını yapma isteği olarak tanımlanabilir. Haberler, haberlerin kaynağı olan noktadan bütün dünyaya baş döndürücü bir hızla yayıldığını düşünürsek, bir yerde olan hareketlilik, başka yerlerde olan kimseler için de ilham kaynağı olabilir. Ki bunu da gözden kaçırmamak lazım.
11 Eylül olayının yer aldığı haberleri televizyon aracılığıyla ile 90 milyon kişinin izlediğini düşünürsek. Bu 90 milyon kişinin içinde psikopat ruhlu olanların, 11 Eylül olayına benzer eylemleri gerçekleştirme düşüncesi içerisinde olabilecekleri doğrusu tüyler ürpertici bir düşünce olsa gerek diye düşünüyorum.
Aslında bunu küçük bir istatiğe dökmek gerekirse; bu terörist eylem ile ilgili haberleri izleyenlerden binde biri psikopat ruhlu kimseler olarak düşünülürse, o zaman potansiyel terörist olarak 90 bin insanın var olduğu endişesini taşımamız gerekecek. Yüzbinde bir olduğunda 900, milyonda bir olduğunda ise 9 kişi. Bu rakamlar insanı hayrete düşürüyor doğrusu. Hele ki; bu 9 kişinin dünyayı yaşanamaz hale getirebilecek güçte olabilmesi ihtimali.
İşte medyanın haber yaparken aldığı sorumluluğun önemi de burada gayet ortaya çıkmakta. Tarihte bunların kötü örnekleri de var tabi, işte bunlardan birisi : Anarşist ruhlu küçük tirajlı bir gazete olan “Truth” yaptığı yayında; “... Truth gazetesinin bir sayısının fiyatı iki sent, bir yeri bombalamaya yetecek kadar dinamitin ücreti ise dört senttir. Her ikisini de satın al, gazeteyi oku, diğer aldığını da serbestçe kullan...” demiştir.

Yine 1975 yılında Viyana’da OPEC liderlerinin rehine alınması ile ilgili olan operasyonu gerçekleştiren Brezilyalı Carlos Marighella’nın, terörizm rehberi olarak kabul edilen “Gerilla” adlı kitabında da; medyanın direk ya da dolaylı olarak kendi taraflarından kullanılması gerektiğini söyler. Ve iletişim araçlarını, devrim propagandaları için çok önemli bir enstrüman olarak tanımlar.
Şimdi, devam etmekte olan bir terör eyleminin medyada yer alması otoritelerin karar vermelerini sınırlayarak, onların baskı altına girmesine sebep olmuyor mu, sorusu akıllara gelebilir.
Benim bu konuda bildiğim bir örnek var. 1985 yılıydı sanırım, TWA rehine krizi sırasında, medya yoğun olarak 39 rehinenin kaderinin ne olacağını gereğinden fazla işledikleri için, bu kimselerin aileleri, akrabaları bir çeşit baskı grubu oluşturarak , lobi faaliyetlerinde bulunarak, gerçekleştirilmesi düşünülen bir askeri operasyonun yapılamamasını sağlamışlardı. Ki bence de özellikle rehine olayları sırasında medya oldukça dikkatli olmak zorunda gibi geliyor bana. Ki bunun Türk medyasında da örneği vardır; bir olay sırasında eylemi yapan kişiyle telefon bağlantısı kurma gibi, bu muhabiri katılımcı yapar. Ki bir çok insana göre medyanın objektif olarak gözleme ve rapor etme özelliğini de yok eder.

Terörizm çağımızın en önemli olgularından biri. Terör eylemleri arttıkça, gerek terör, gerekse de terörizm ile ilgili uzmanca çalışmalar artmakta, bu çalışmalara bağlı olarak da terör söylemi çeşitlenmekte. Bir değerlendirmeye göre terörist olan, başka bir değerlendirmeye göre özgürlük savaşçısı. Birinin meşru direniş dediğine, öteki terörist eylem demekte... teröriizm konusunda ortak bir kavramsal çerçecenin oluşturulmaması, bu tür tartışmaların sürüp gitmesine sebep olmak.

Terörizmin, teröre başvurmanın gerekçesi ne olursa olsun, eylemin kendisine bakılarak değerlendirilmesi gereken bir olgu olduğu unutulmamalıdır.

Köpekbalıkları Hakkındaki Gerçekler ve Sallamalar



Copyright: Saruman
Saruman kimdir, nedir, ne değildir bilmeyenler için bkz. Ekşi Sözlük. Hatta üşenmeyip tüm entrylerini okuyunuz , gülünüz... Bu benim gibi köpekbalığı hastası adamın yazısı,kendi rızasıyla bloğumda yayınlanmaktadır.


1- Sav: Köpekbalıkları insan yemiyormuş aslında yalan dolanmış bunlar hep.

Doğruluk payı: yarı yarıya

Gerçek: İnsan yiyen olarak bilinen türlerin çoğu besin olarak fok ve pengueni tercih eder. İnsan eti köpekbalığı için yağsız ve yavan gelir. Haşlanmış tavuğun göğüs eti gibi. Yine de tadınıza bakmayacağı anlamına gelmesin. Özellikle büyük beyazlar çevrelerinde olup biteni algılama işi için ısrıp tükürme yöntemini kullanırlar.

2- Sav: Köpekbalıkları sörfçülere kılmış en çok onlara saldırırmış.

Doğruluk payı: çok fazla

Gerçek: Sörf tahtası deniz yatağı gibi gereçlerin üzerine yatıp kolunı bacağını sallandıran gafiller farkında olmadan dev bir fok balığı izlenimi verirler. Tiger ya da makolar sahil şeridine yakın bölgelerde takılmayı sevdiklerinden bu fırsatı kaçırmazlar. Özellikle sörfçü kişi ısınmak amacıyla wet suitinin içine işediyse fok gibi kokmaya başlayacak ve saldırıya davetiye çıkaracaktır. Bu tip saldırılar genelde bir ısırıktan öteye geçmez. Yine de saldıran 55cm ağız çapına sahip ve ısırdığı noktaya 1.5 ton basınç uydulayabilen, bir başka deyişle 7 cm çeliği delebilen bir büyük beyazsa, bir ısırık fena halde yeterli olabilecektir.

3- Sav: yunuslardan feci tırsıyomuş bunlar. Yunus akıllı hayvan abi bi koyuyo karnına kafayı bitiriyor işi.

Doğruluk payı: Az

Gerçek: Köpekbalıkları iri cüsselerine karşın kıkırdaktan oluşan bir iskelete sahip, hafif balıklardır. Özellikle karın bölgeleri hassastır. Bu bölgelere aldıkları şiddetli darbeler onlara büyük hasar verebilir. Bununla birlikte yunuslar mahalle kabadayısı tadında yaratıklar olmadığı için önlerine gelene kafa atmazlar. Bu yunusların bir savunma biçimidir. Savunma ifadesi gördüğümüzde bir saldırının söz konusu olduğunu anlayabiliriz. Büyük beyaz, kaplan, pamuk gibi türler için yunuslar önemli bir besin kaynağıdır.

4- Sav: Köpekbalıkları görmüyormuş koklayarak buluyorlarmış adamı.

Doğruluk payı: Yalan dolan

Gerçek: Köpekbalıklarının görme, koku alma duyuları ve sudaki titreşimleri algılama yetenekleri inanılmaz ölçülerde gelişmiştir. Bir köpekbalığı 1 milyon su damlası içindeki bir damla kanın kokusunu alabilir, özel sinir hücreleri yardımıyla miller ötedeki titreşimleri algılayabilirler. Bunun dışında birçok tür çok keskin gözlere sahiptir. Özellikle büyük beyazların sıklıkla kafalarını suyun dışına çıkarttıkları görülür. Suyun dışında da görebilme özelliği çok az balığa nasip olmuştur.

5- Sav: Köpekbalıkları aptalmış 3 saniyelik hafızaları varmış. Muz büyüklüğünde dişleri fındık kadar beyinleri varmış.

Doğruluk payı: 0

Gerçek: Köpekbalıkları yunuslarla birlikte, ahtapottan sonra en zeki deniz canlısıdır. Su altında son derece çevik bir canlı olan fokları yakalamak adına, öncelikle daha hantal olan penguenlerle egzersiz yapmaları ve birbirlerinden avlanma taktikleri öğrenmeleri zekalarının bir kanıtıdır. Bu taktiğe bir örnek vermek gerekirse, ümit burnunun sıçrayan büyük beyazlarından söz edebiliriz. Kuzey yarım kürede pek uygulanmayan bu yöntem güneyde en iyi fok yakalama numarası sayılır. Arkadan ani bir sıçrayışla suyun üzerinden yapılan bu saldırıyı kuzey buz denizinden gelen köpekbalıklarının izleyerek öğrendiği kanıtlanmış ve fotograflanmıştır.


6- Sav: Jaws actors studiodan yetişme okullu bir sanatçıdır

Doğruluk payı: Komikliğiyle ters orantılı

Gerçek: Jaws adıyla bilinen maket dördü plastik biri porselenden olmak üzere özel hazırlanmış yarı denizaltı sayılabilecek alet edevatlar bütünüdür. İlki ilginç bir mallık örneğidir çünkü porselenin yüzmeyeceğini tahmin etmek güç değildir. Maket kurşun gibi dibe batmış ve çekimleri 3 ay süreyle durdurmuş, filmi yarıda bırakma durumuna getirmiştir. daha sonra üretilen plastik alaşımlı maketler 4 tanedir. Sadece sağ yanı ve sadece sol yanı olan iki maket, bunun dışında alttan bir vinç ile yönetilen tam bir maket ve yakın çekimler için hazırlanmış bruce. (meraklısı için bruce isminin spielberg'in avukatından geldiğini hatırlatalım)
Bunun dışında jaws filmi için gerçek köpekbalıkları da kullanılmış, sualtı çekimleri için ron ve valerie taylor çiftinin arşiv görüntüleri didiklenmiştir.
Daha da meraklısı için not: özellikle kafes sahnesi için minyatür kafes ve bir cüce kullanılmaya kalkışıldıysa da olay cücenin öbek öbek sıçması ile sonuçlanmış ve bu fikirden vazgeçilmiştir.


7- Sav: Köpekbalıklarının 3 sıra dişi vardır ısırdı mı acıtır.

Doğruluk payı: Sanıldığından da fazla

Gerçek: Büyük beyazın ve kaplan harharyas'ın ağzında 34 sıra diş bulunabilir. Bu dişlerin tamamı kullanıma hazır durumda değildir. İlk iki sıra kullanılırken diğerleri çene kemiğinin içinde sıra beklemektedirler. Kırılan dişlerin yerini bir-iki gün içinde bu yedek dişlerden biri alacaktır.


8- Sav: Boğazda yakalamışlar bi tane yine camgözmüş türü

Doğruluk payı: Biraz belirsiz olmakla beraber hayır doğru değil

Gerçek: Bizim camgöz dediğimiz tür aslında squalidae familyası üyelerinin genel adıdır. Bu familyaya ait denizlerimizde yaşayan 30 çeşit köpekbalığı vardır. Bununla birlikte harharyasgillerden carcharhinus plumbeus olarak bilinen sandbar shark bizde camgöz olarak anılır nedense. Bunun dışında 6 yarıklı türlerin bir bölümüne de camgöz demeyi tercih etmişiz. Bu da en az harharias kadar sallama bir kelimedir. Harharias büyük beyaz'ın latince ismi carcharadon carcharias'dan araklanmış bir kelimedir ve sadece büyük beyaza özgü olmalıdır.(sert diş anlamına gelir) biz yine de hepsine camgöz ya da harharias deriz.

9- Sav: Kopekbaliklari yilda 2 kez seks yaparlar ve sadece sekstir hamile kalmazlar, zevk icin yaparlar.

Doğruluk payı: Saymadım bilemiyorum.

Gerçek: Erkek köpekbalığının çiftleşme organı bildiğimiz penise oldukça benzemekle birlikte bir fark içermektedir; çünkü iki tanedir. Yani her şekilde de bir double penetration söz konusudur. Bu bir değil iki seks mi sayılır orası beni bağlamaz. Köpekbalıklarının çiftleşmesi genelde uzun süren ve acı veren bir işlemdir. Birbirlerini fena halde sarıp sarmalar ve ısırırlar çünkü. Haliyle şehvetleri üreme içgüdüsünün ötesine geçmez. Belki içlerinde sado mazo takılan bir-iki tür olabilir ama onlar benim gözümden kaçmış olmalı. Zevk için çiftleşen tek deniz canlısı yunustur.


10- Sav: Hatunların en korktuğu şey köpekbalığıymış.

Doğruluk payı: Yazık ki yok

Gerçek: Yurdumuzda ölümcül saldırılar yok denecek kadar az olsa da yurt dışındaki hatunlar yazık ki köpekbalığı tehlikesini gözardı etmektedirler. "Tampon çıktı regl derdi bitti artık bununla denize de girilebiliyor teknoloji de ne hoş şey" diyerek kendilerini poşet kuşburnu çayı gibi sulara atan dişi kişi, kan kokusu faktörünü atlıyor demektir. Bunun dışında kadınların yaptığı iki hata daha vardır. İlki nedense hatun kısmı ayaklarını suya sokmaya bayılır. Özellikle gece fonda akdeniz akşamları çalarken kayalıklardan ayaklarını denize sokan kişiler, ayaklarının beyaz, etli bir balık gibi göründüğünü unutur, köpekbalığı ve müren gibi canlılara meze olurlar.
Bir diğer hata deniz ve gece klübü kavramlarının karıştırılmasıdır. Denize girmek için mayo yeterlidir. Bunun dışındaki süs eşyaları karada bırakılmalıdır. Altın, gümüş, pırlanta, inci gibi takıları gören balıklar ne şık bir dişi ben bunu yemiyim diye düşünmez. Tam tersi bu takıların parlaması saldırıya açık bir davettir.


11- Sav: Deep Blue Sea diye bi film vardı orda da vardı bunlardan süper filmdi.

Doğruluk payı: Hayır değildi, süper sallama bir filmdi.

Gerçek: Deep blue sea adlı güzide hollywood masalı, amerikalıların içindeki bitmek tükenmek bilmeyen köpekbalığı korkusunu kullanan, çok az bilimsel veriye dayanan sallama bir filmdir. Daha ilk sahnesinde kahramanımız kıçı kırık teknesinden giyom tell hesabı salladığı bir okla bir makoyu tam bi kızcağızı yerken durdurur. (bkz: kısa yüzgeçli mako) Bu lavuk teknesini demirlemiş ve kendisini de durduğu yere sabitlemiş olsa bile, mako tekneyi ya da lavuğu gerekirse iki kolunu da kopararak sürükleyecek kadar hızlı ve güçlü bir balıktır.
Bununla birlikte bilimsel deneylerle akıllanmış makoların filmde geri geri yüzdükleri görülür. Makoların geri geri yüzemeyişinin sebebi akıl edemedikleri değildir. Fizik yapıları buna aykırıdır. Kuyrukları aşağıdayken suyun altına doğru kısa bir süre süzülebilirler; ama kafaları ne kadar çalışırsa çalışsın hiçbir köpekbalığının tornistanı yoktur.


12 - Sav: Jaws filmindeki olaylar gerçektir.

Doğruluk oranı: Yüksek.

Gerçek: Gerek filmde gerekse peter benchley'in romanında geçen saldırılar gerçektir 1916 yılında jersey beach shark attacks olarak tarihe geçmiş olaylardan esinlenilmiştir. Saldırılar sırasıyla bir sörfçü bir köpek genç bir çocuk ve bir adamın bacağı şeklindedir. Saldırıların sorumlusu bir büyük beyaz değil bir bullsharktır. Ayrıca quint'in anlattığı uss indianapolis olayı da gerçektir sadece tarihi 29 haziran 1945 değil 30 temmuz 1945dir.


13- Sav: Köpekbalığının avına saldırırken gözlerini kapadığını söylediği duyulmuştur

Doğruluk payı: Hiç yok

Gerçek: Köpekbalıklarının göz kapakları yoktur. Bununla birlikte gözlerini korumak için geliştirdikleri bir yöntem vardır. Saldırı sırasında balık gözlerini iris tamamen kaybolacak şekilde içeri doğru çevirir. Normalde simsiyah olan köpekbalığı gözlerinin ısırma anında sadece akları gözükür.


14 - Sav: Ben discovery izliyorum bu mahlukların her olayını bilirim. Saldırırken su karpuz gibi kokuyo, gözüne parmak sokarsam kaçıyo, burnunda sümük var dersem utanıp gidiyo.

Doğruluk payı: Ne kadar haklı bir ölüsünüz

Gerçek: Saldırgan olarak tanımlanan türlerin çoğu hakkında bildiklerimiz dinozorlar hakkında bildiklerimizden daha az. Bu canlıların sosyal yaşantıları hakkında tek bildiğimiz damsız laila'ya giremedikleridir. Bunun dışında belgesellerden izlenenlerin çoğu bu hayvanlar hakkındaki bilgisizliğimizi sömüren bir avuç rating manyağının henüz ısırılmamış kıçlarından salladığı saçmalıklardan oluşmaktadır. Bakın şimdi köpekbalığına parmak atıcam bişey yapmayacak diyen bir dallamanın o kamerasını kıçına sokup tenya belgeseli çekmek en büyük arzumdur. Bilim adamlarına saygım sonsuz olmakla beraber okyanusa tonlarca kan döküp, kedi oynatırcasına ipe bağlı bir ton balığıyla bu hayvanların sıçramalarını çeken birinin bu sınıfa dahil edilmesine gönlüm razı olmamaktadır. Köpekbalıkları hakkında bilinen tek gerçek onların da bu dünyada bizler kadar yaşama hakkına sahip oldukları ve biraz rahat bırakılması gerektiğidir.


15- Sav; kopekbaliklari denizdeki gerekli gereksiz herseyi yutma egilimindedirler, hatta bir adam bu sayede kopekbaligi midesinden butun olarak sag salim kurtulmus.

Doğruluk payı: Yok gibi

Gerçek: İnsanyinen türlerin hiçbirinin ağız çapı yetişkin bir insanı yutabilecek kadar büyük değildir. Bu zaten köpekbalıklarının genel beslenme biçimine de terstir. Köpekbalıkları koni şeklindeki ağızları açık bir biçimde kurbanına karın bölgesinden tüm şiddetiyle çarpar ve şokun etkisiyle ölen (muhtemelen parçalanan) avını birkaç seferde yutar. Bir köpekbalığının bir dalgıcı bütün olarak yutması sanırım jaws 3 filminde vardı. Aynı filmde köpekbalıklarının torpido gibi hiçbir yerlerini oynatmadan yüzebildiğine ve arada kafalarını sudan çıkarıp kükreyebildiğine şahit olduğumdan aa ne saçmaymış deme gereksinimi duymamıştım. Zaten bu filmdeki balık büyükbeyazların shaquille o neal'ı, yao ming'iydi. olmaz o kadar büyük köpekbalığı.

Copyright: Saruman

...gidiyorum




Uzun zamandır bir şeylar yazmıyorum. Epeyce şey değişti, epeyce kararlar alındı...En önemlisi, bi çılgınlık yaptım ve (aslında bu yeni bir şey sayılmaz, 1,5 senedir alınması beklenilen bir karar)Sharm'a yerleşmeye karar verdim. Riviera'dan ev tuttum, Sean ile aynı sitede, epey yakın oturacağız. Dün depozit ve ilk ayın kirasını yatırdım. 13 Haziran'da gidiyorum. İlk iki hafta bölgeyi öğrenmek ve video stoğu yapmak için dalışlar yapacağım. Sonrası ise belirsiz. Dive Africa'da türk gruplara sualtı rehberliği yapacağım ve eğer videolarımı Sean'ın benim için görüştüğü şirket beğenirse, orada videographer olarak çalışacağım.
Kafamda gitmek ve gitmemekle ilgili binlerce tereddüt var, fakat bunların hiçbirini düşünmüyorum ve tüm tereddütlerimi görmezden geliyorum.

"Yaşasın Hayat" bu hafta son kez ekrana gelecek. 3 ay kadar yaz dönemi tatiline giriyor, Cinemania ise Haziran'ın ikinci haftası, yaz dönemi tatiline girecek. Bilmiyorum televizyonu özler miyim? Ki bu sorunun cevabı şimdiden evet... Ne olacak , ne bitecek bilmiyorum... Bir şeyler düşünmek istemiyorum, sadece yaşamaya devam işte...

Liseli kızın günlüğü gibi bir yazı oldu.(Utanıyorum kendimden)
İki-üç gün sonra görüşmek üzere...

79. Oscar Töreni!!!

Bu da mı olacaktı, yıllarca ekran başında gecenin bir körü sevgili Scorsese'miz ödül alsın da, göğsümüzü gere gere gezelim edalarıyla izlemiş durmuşum. Ama bu sabah ne göğsümü geriyorum, oturmuş zorlama 3-5 cümle yazıyorum. Büyüsü ne de çabuk geçiyormuş bu ödülün...Sadece yarım saat süren bir heyecanmış meğer benim için Scorsese'nin ödül alması...

Koskoca tören'den aklımda kalanlar ise, Ellen'in başarısızlığı... Tören boyunca yaptığı tek şe yarar espri Jen Hudson ve Al Gore için yaptığı espriydi. Jen'i gördüğünde, "Amerika onu seçmedi ama o oscar'da" gibi bir şey söyledi ve hemen arkasından Al Gore'u görünce "Amerika onu seçti ama, ilginç bir şeyler oldu o noktada ... " Bunun dışında yaptığı espriler ise Selami Şahin tadında espriler oldu gibi... Scorsese'ye senaryosunu vermesini ise ben ve benim gibi zekası parlak olmayan pek çok kişi yapabilirdi. Kısaca vasat...

Mehmet Acar'ın durmadan yaptığı değerlendirmeyse sıkıcıydı. Hele ki Scorsese'nin olduğu bir gecede. Acar durmadan şunu dedi: "En iyi kurgu ödülünü alan en iyi film ödülünü de alır. Son 10 senede 6 kez böyle oldu." Halbuki bunu diyen insanın şunu da demesi gerekirdi, hatırlamak lazım ki 2 sene önce Aviator en film ödülünü alamamışken, thelma schoonmaker en iyi kurgu ödülünü almıştı. O yıl Scorsese En iyi yönetmen dalında adaydı alamadı, Aviator en iyi film dalında adaydı, alamadı....

Bunun duşında yine NTV yanlışlarından biri zavallı Stephen'ın adını yanlış telaffuz etmesi oldu ki, geçtiğimiz hafta sonu aynı hata kendi çalıştığım programımda oldu. İngilizce konusunda ahkam kesmekten uzak kalan ben, sadece izlemekle yetindim. Çünkü Türkiye'de ingilizce konuşan insanlar ile benim bildiğim telaffuz hiçbir zaman denk gelmiyor. Ben bir İngiliz ile yaşamama, sabahları BBC haber bültenini kaçırmama ve bir çok ingilizle zoraki bir hayatı paylaşmama rağmen, telaffuz konusunda Türkiye'de sürekli düzeltmelere maruz kala kala bu kouda yorumsuz kalmayı tercih etmenin en doğru seçim olduğuna karar verdim. Çünkü herkesin telaffuzu farklı, America, England, South Africa vb... herkes çok farklı... Ama benim bidiğim Stephen, Steivın diye tellafuz ediliyo, fakat ülkemizde ısrarla Stefın denilmektedir. Neyse ingilizce problemlerini bırakıp biraz da Scorsese'ye dönelim...
1980 yılında En İyi Yönetmen dalında Oscar’a aday olan koskoca Scorsese, o güzelim ödülü nasıl olurda Robert Redford’a kaptırır. Hem de Ordinary People filmiyle ilk kez yönetmenlik yapan Robert Redford’a... Aradan yirmi yedi yıl geçti ve hala Raging Bull benim en zevk aldığım filmlerden biri. İzledikçe , yarın uyandığımda Scorsese olarak hayatıma devam etsem deyip, dururum.
Scorsese’nin siyah beyaz çektiği film, boksör La Motta’nın kendi ağzından anlattığı, şampiyonluktan bar komedyenliğine uzanan yaşamını ustalıkla anlatıyor. Robert de Niro da en az Scorsese kadar müthişti doğrusu. Ve aldığı Oscar’ı sonuna kadar hak etmişti. Hatta film setindeki ilginç olaylardan biri de, Robert de Niro’nun kendini rolüne fazla kaptırarak Joe Pesci’nin kaburgalarından birini kırmasıydı.
Scorsese, renkli filmlerin dayanıksızlığını protesto etmek amacıyla, filmi siyah beyaz çekmiş, bence hiç de fena etmemiştir. Filmdeki tek renkli sahne, eski aile anılarının kaydedildiği mutlu gün sahneleridir.
“Taxi driver” efsanesinden bahsetmeye çok da gerek yok aslında. Travis karakteri, sinemanın yansıttığı, aslında bizden olan karakterlerin en başarılılarından biri.
Bence Scorsese sadece bir usta değil, müthiş bir yönetmen. Mizansene hakimiyeti, ayrıntılara düşkünlüğü, karakter oluşturmadaki gerçekçiliği... Tüm bunlar sonunda Akademi'ye geç de olsa şapka çıkarttırmıştır. Fakat Akademi bu yıl ilk daha benimde yanlısı olduğum seçimleri yapmasına rağmen, inandırıcılığını kazandırmamış, geç gelen bir ödül, gerçekçiliğinden çok , eskiden biz bir hata yaptık dercesine verilerek, daha da çok Akademi'nin inandırıcılığını yok etmiştir.

Tiger Shark Besleme



İnternette sık sık rastladığınız köpekbalığı besleme ayinlerinden çok çok farklı, çünkü videoda ki tiger shark. Ve ben hala bu besleyicilerin tiger shark'ın doğasına nasıl uyum sağlayabildiklerini anlamış değilim.

Cinemania'da Bu Hafta


Cinemania'nın bu haftaki stüdyo konukları; Türk sinemasının yeni jönlerinden Nejat İşler ve Kurtlar Vadisi'nden sonra Barda filminin yönetmen koltuğuna oturan Serdar Akar...

Gençleri bel altından vurmayı hedefleyen "Neşeli Gençlik" vizyonda... Bir seri katilin doğuşunu izelmek isteyenler "Hannibal Doğuyor"u mutlaka görmeli... Sürükleyici ve gizem dolu bir cinayet öyküsü "Cehennem Çiçeği"nde... Jude Law, Hırsız adlı filmde bu kez Juliette Binoche'un kalbini çalmaya çalışıyor. "Söz ve Müzik"i Hugh Grant'a ait bir aşk, yakın zamanda Drew Barrymore'un kalbine doğru süzülecek...


Vizyona giren yeni filmler ve sinema dünyasından son haberlerle “Cinemania” yine dopdolu. Cumartesi Günü 13:10'da Kanal D'yi Sakın kaçırmayın!

Belcekız


<
belcekız adı bir efsaneye dayanıyormuş. eskiden burdan geçen gemiler, açıkta demir atar, içme suyu almak için kıyıya sandalla çıkarlarmış. bir gün yaşlı bir kaptanın genç, oğlu, kıyıya çıktığında belcekız'ı görür ve görür görmez aşık olur. belcekız da oğlana aşık olur. oğlan tekrar gemiye döner, belcekız da kıyıda, sevgilisinin yolunu gözler. oğlan her su almaya geldiğinde görüşürler. bir gün denizde fırtına patlar. oğlan, babasına havuz gibi bir koy olduğunu söyler, baba ise oğlunun belcekızla olan macerasını bildiği için, oğlunun sevgilisini görmek için o koya gitmek istediğini zanneder. baba-oğul kavga etmeye başlar. gemi tam kayalıklara çarpacakken kaptan bir kürek darbesiyle oğlunu denize atar ve dümene yapışır ki durumu görür. deniz dönerek çarşaf gibi bir koya girmektedir. oğlan orada ölür. kayaların üzerinde sevdiğini bekleyen belcekız da kendini kayalardan atıp ölür. işte o gün bu gündür kızın öldüğü yere belcekız, oğlanın öldüğü yere ölüdeniz denir.

Dinle İsrail!!!

dinle israil

vahşice peşimize düştüklerinde o zamanlar
sizden biriydim
siz başkalarının peşine düştüğünde
nasıl sizden olayım ben?

Erich Fried

Happy Feet-Neşeli Ayaklar




"i hear people wanting something..... meee!"

"Antartika'nın derinliklerindeki büyük İmparator Penguenler ülkesinde, şarkı söyleyemediğiniz takdirde bir hiçsinizdir. Bu, dünyanın en kötü şarkıcısı olan Mumble için talihsiz bir durumdur. O kendi ritmiyle dans ederek, step dansı (ayakların yere sertçe vurulduğu bir dans türü) yaparak doğmuştur. Mumble'ın annesi Norma Jean bunu sevimli bir alışkanlık olarak görse de, babası Memphis bu dansı, "penguence değil" diye aşağılar. Ayrıca, her ikisi de bilmektedirler ki bir Kalbe Seslenen Şarkısı olmadan Mumble gerçek aşkı asla bulamayabilir.
Kader bu ki Mumble'ın tek arkadaşı Gloria oraların en iyi şarkıcısıdır. Mumble ile Gloria arasında, yumurtadan çıktıklarından beri güçlü bir bağ vardır, ama Gloria da Mumble'ın tuhaf "hoplama-zıplama" huyundan biraz rahatsızdır.
Mumble, danışmanlığından yararlanmak istediği Guru Lovelace ve Amigolarla birlikte, uçsuz bucaksız buzullarda bir yolculuğa çıkar ve destansı bazı maceralardan sonra, bir canlının özüne sadık kalarak dünyada her zaman fark yaratabileceğini kanıtlar. " (www.sinema.com )

Finding Nemo'dan sonra beni böyle kendine bağlayan bir animasyon filmi olmamıştı. Ta ki bugüne kadar. İki hafta önce, filmin fragmanı geldiğinde izler-izlemez adeta büyülendim. Zaten bir penguen hastası olan bana, montaj sırasında oldukça enerji yükledi diyebilirim. Ki oldukça şanslıydım, bir sonraki bölüm için Happy Feet izleyici yorumları köşesinde karar kılındı. Ve Cinemania'da iki hafta üst üste yer aldı. Geçtiğimiz hafta 18 bölüm'de yer alan "An "Inconvenient Truth" içinde keşke aynı şey olsa diye bugünden dilemekteyim.

Tekrar Happy Feet'e dönmek gerekirse, içinde küresel ısınma, hatalı balıkçılık gibi konulara değinmesiyle benden 10 üzerinden 10 almakla kalmamış, benim gibi sulu gözlü muhteremin gözlerinden yaş getirmeyi başarabilmiştir. Karadan ayrılan buz kütlesinin üzerinde tek başına ilerleyişi , bir hayvanat bahçesine hapsoluşu, o sırada loveless'ın "3 gün sonra sesini, 3 ay sonra aklını kaybetti" demesiyle sanırım hıçkırmyaya başladım!!!

Ramon ve elbette Robin Williams harikaydı, filmin orjinalini izleyin derim, çünkü penguenler ve deniz aslanlarının aksanları dinlenilmeye değer. "catch up" ise apayrı bir durummmm!!!


İşte Penguenler Hakkında Birkaç Ayrıntı (Aşağıdaki yazı, Populerbilgi.com sayfasından alıntılanmıştır)


PENGUEN ve POTANSİYEL ENERJİ - KİNETİK ENERJİ DÖNÜŞÜMÜ


İmparator penguenlerinin kuluçkaya yattıkları dönem kutup kışına denk gelir. Erkek penguen yumurta üzerinde kuluçkadayken, dişisi doğacak olan yavrusu için besin bulmaya gider. Kuluçka yeri ile en yakın besin kaynağının arasındaki mesafe bazen 100 kilometreyi geçer. Anne penguen yavru yumurtadan çıkana kadar geçen 4 aylık süre içinde sürekli dolaşarak yavrusu için kursağında besin biriktirir. Anne yumurtadan çıkan yavruyu devreldığında, baba penguen uzun sürecek olan yürüyüşe çıkar.

Penguenler büyük gövdeli olmalarına karşın, yürüyüşlerini zorlaştıracak kadar küçük bacaklara sahiptir. Peki nasıl oluyorda buna rağmen kilometrelerce yürüyebilmektedirler?

Penguenler tıpkı bir hacıyayatmaz gibi sağa sola sallanarak yürürler. Aslında penguenler enerji tasarrufu yapabilmek için sarkaç benzeri bir yürüyüş yapmaktadırlar.

Aşırı kısa bacaklı olan penguenler, yana doğru adımlar atarak kaslarının daha az yorulmasını sağlar. Böylece her adımın sonunda bir sonraki adım için enerji depolarlar. Normal yürümüş olsalar kendi heybetlerindeki bir hayvandan iki kat daha fazala enerji harcamaları gerekirdi. Hayvan sadece yürümeye başlarken enerji harcar, bir de duruken.

Dalış ve Sağlık

(Aşağıdaki yazı, tamamıyla Turk Dive'ın kitabından copy paste edilmiştir.
Aşağıda buluna dünya kadar yazım ve imla hatası için özür dilerim. Kitaptan bakarak hızlı bir şekilde yazdığım için, bir çok hata olacaktır.)

(Aşağıda kullanılan profesyonel dalgıç terimi, işleri dalıcılık olan,
eğitmenlik, rehberlik yapan, sualtı arkeolojisi gibi konularda çalışan
kişiler içindir.)
- Yoğun çalışmalara karşın, dalışın yol açabileceği, uzun dönemde kendisini
gösteren hastalıklarla ilgili bilgiler ya çok azdır, ya halen
çalışılmaktadır ya da bizler henüz buetkjileri görmüş değilizdir. Zira en
azından , beklenen bazı etkiler için yeterli süre henüz geçmemiştir. Diğer
taraftan, dalışın uzun dönemde etkili ve hatta neden olduğunu artık
bildiğimiz bazı hastalıklar vardır. İnsanın kemik yapısında bozulmalara yol
açan disbarik osteonekroz, kalıcı duyma bozuklukları gibi hastalıklar
bunlardandır. Bazı diğer hastalıklar, dalıcılığı şiddetle şüphe altında
bırakmaktadır.


Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, dalışın kesin ve potansiyel kronik etkileri
üzerine pek çok önemli yayın organında, yine pek çok kayda değer makale
yayınlanmıştır. Bu yayınlarda, uzun süreli dalışın ve derin dalışların
çeeşitli organ veya sistemlere etkileri gösterilmeye çalışılmıştır. Bu
yayınların ilgi çekici ortak özelliği, bulguları içinde dekompresyon
hastalığı hikayesi bulunmayan kişilerin yoğunluğudur. Zaten yayınlar da bu
durumdan özellikle bahsetmektedirler. Ancak bir grup diğer yayın,
araştırmaların önemli bir kısmı için muhalefet yapmakta ve bunların,
özellikle sportif dalış sektörüne getireceği olası ters etkiden çekindikleri
hissini yaratmaktadır. Özellikle karşıt çalışmalar yapılmadan öne sürülen
bu muhalefetler saygı duyulacak olmalarına karşın kaygı da yaratmaktadır.
Son birkaç yıl, dalışın olası uzun dönem etkileri hakkında o kadar çok ve
yeni veriler sunmuştur ki, bu tür refüze edici karşı koyumlarda aynı oranda
azalmış, en azından zorlaşmıştırYapışması gereken, bekleyip görmek değil;
ama çalışmalara hız vermek, olasılıkları iyi değerlendirmek, özellikle
eğitim aşamasında dalışın sağlık üzerinde oluşturabileceği istenmeyen
durumlardan dalıcıyı iyi haberdar edebilecek ve doğru alışkanlıklar
edindirecek eğitmenler yetiştirmektir.


Dalışın Kanıtlanmış İstenmeyen Kronik Etkisi:


DİSBARİK OSTEONEKROZ
Basınçlı ortamlara maruz kalmış bazı kişilerin kemiklerinde yapısal
değişiklikler meydana geldiği , yüzyılımızın başından beri bilinmektedir.
1912'de basuınçlı tünellerde çalışan kişilerde görülen kemik nekrozu(ölümü),
1941 yılında da dalıcılarda tespit edilmiştir. 1931 yılında Poseidon
denizaltı gemisinde, 38 metre derinlikte 2-3 saat kaldıktan sonra kurtarılan
5 denizaltı mürettebatından üçünün kemiklerinde zamanla nekroz geliştiği
gözlenmiştir.
D.O.'nun nadiren de olsa, bir defaya mahsus olmak züere basınçlı ortamda
bulunmuş kişilerde de meydana gelebildiği bilinmektedir. 50 metreden daha
sığ dalan ve dekompresyon tablolarına uyumlu dalışlar yapan sportif scuba
dalıcılarında d.o. nadir olarak görülmektedir. Görülme sıklığı konusunda,
dalıcılar üzerinde yapılan çalışmalarda, %4 ile %56 arasında
insidanslar(görülme sıklığı) bildirilmiştir.
Basınçlı ortama maruz bırakma ile kemik nekrozu gelişiminin mekanizması
arasındaki ilişki, kesin ve tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan deneysel
çalışmalar ve klinik gözlemler, D.O. ile uygun olmayan dekompresyon arasıdna
kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu nedenle D.O^'yu dekompresyon
hastalığının geç ortaya çıkan şekli, ya da geç belirtisi olarak
nitelendirenler de vardır. Dekompresyon hastalığı ve D.O. arasında ilişki
var gibi görünmesine rağmen, D.O. bulgusu tesbit edilen ve dekompresyon
hastalığı geçirmeyen dalıcılar da mevcuttur. D.O. lezyonları daha çok kol ve
bacakların uzun kemiklerinde tespit edilmektedir. Özellikle eklem yüzeyine
yakın bölgeleri tutan lezyonlar ciddi sağlık sorunlarına neden
olabilmektedir. Dalıcılarda D.O. iki şekilde görülmüştür. Bunlardan
birincisi, kemik şaftı yani uzun kısımda görülen ve göreceli olarak daha
hafif seyrederek daha az şikayete neden olandır. Diğeri ise, juksta
artikular lezyonlara neden olan yani kemiğin eklem bölgesini ilgilendiren
D.O.'dur.
Femur kemiğinde D.O. hastalığına, kolda bulunan humerus kemiğine oranla 2-3
kez daha sık rastlanmaktadır.
Taramalarda, özel çekim tekniği gerektiren Röntgen grafileri
değerlendirilir. Grafilerde, lezyonun tespiti için, hasarın ilk oluştuğu
andan itibaren 3-6 ay süre geçmesi gerekmektedir.


DUYMA KAYBI
Yakın zaman kadar, duyma kaybı oluşan dalgıçların bu problemleri
yaşlanmalarına bağlanmaktaydı. Zira yaşlılık il birlikte duyma kaybı da
görülebilmektedir. Ancak son çalışmalar ve yapılan detaylı odiyometrik
değerlendirmeler, dalıcılarda, yaş uyumlu kontrol gruplarıyla
karşılaştırıldıklarında duyma kaybının çok adha net ve yaygın olduğunu
göstermiştir. Bu konuda detaylı çalışmalar yapmış olan Molvear ve
Albrektsen, 1991 yılındaki bir çalışmalarında, otolojik olarak normal
insanlara göre aynı grupları için dalıcılarda çok daha yüksek duyma eşikleri
belirlemişlerdir. Sonuç olarak, dalıcıların duyma yetilerinin normal
kişilere göre "çok hızlı gerilediğini"belirtmişler ve özellikle profesyonel
dalıcılarda yüksek frekans duyma kabiliyetinin "hızlı şekilde" kayboşduğunu
vurgulamışlardır. Dalışın, uzun dönem kohlear ve vestibüler etkileri zaten
bilinmektedir. Dalıcılarda; iç kulak barotravmaları, dekompresyon hastalığı
gibi nedenler de duyma kaybı meydana getirebilmektedir.


PULMONER DİSFONKSİYON
Halk arasında sanoılan ve hatta bazı dalıcılara göre bile doğru olan;
dalıcıların, dalıcı olmayanlara göre daha güçlü ve büyük solunum yetenekleri
olduğu savı, doğru değildir. Dalıcı olmayanlarla olanlar arasında gözlenmiş
olan tek pulmoner fark, dalıcılarda derin veya dekompresyonlu dalış
sonrasında gözlenen küçük hava yolları disfonksiyonudur. Bu bulgu, sonradan
geliştirilerek profesyonel dalıcılarda uzun dönem etkileri hesaplanmaya
çalışılmıştır. Küçük hava yollarında oluşan bu bozukluk sonucu vital
kapasite çok az etkilenmekte ve dalıcının genel sağlığı üzerinde etkili
olmamaktadır ancak; pulmoner difüzyon kapasitesi yaşlılıkla birlikte zaten
azalmaktadır. Bu nedenle ileride oluşması muhtemel pulmoner problemlere
ilişkin çalışmalar sürmekte ve bulgular klinik olmaktan çok fonksiyonel
bazda değerlendirilmektedir.


Sistemik ve Genetik Etkiler
Kısa ve uzun dönemde ne tür bir sağlık sorunu yaratabileceği bilinmemekle
birlikte, profesyonel dalıcıların karaciğer enzimlerinde değişiklik olduğu,
bazı hücre bozuşumlarının sadece dalıcılarda gözlendiği bilinmektedir.


Yapılan çalışmalar, uzun süreden beri derin dalış yapan ve en az bir kere
dekompresyon hastalığı hikayesi bulunan ve herhangi fiziksel bir sorun
yaşamadıkları gözlenen dalıcılarda kognitif (zihinsel) bozukluklar
göstermiştir. Bundan daha vahim olmak üzere, dekompresyon hastalığı hikayesi
olmadığı halde, uzun süredir derin dalış yapanlarda gözlenen hafıza
zorlanmaları, neden sonuç ilişkisi bozuklukları ve kontrol gruplarına göre
en az 2-3 kat fazla EEG anormalliği bulgularıdır. Bu konuda yapılan
çalışmalar halen sürmektedir. Ancak tıpkı hamileler için olduğu gibi,
şimdilik yapılması gereken uyarı, derin dalışın (30 metre ve üstü) sportif
amaçlar taşımayacağı ve sürekli olarak derin dalışlar yapılmaması gereğidir.

Deniz Seviyesinin Yükselmesi

deodorant kullanmanın, şöyle afilli olsun diye binaların etrafını aynalı camdan yapmanın revaçta olmasının, tabi daha önemlisi, ormanların hızlı bir şekilde yok edilmesinin, karbondioksit üreten yakıtların kullanılmasının katkılarıyla, atmosferdeki karbondioksit oranının fazla oranda yükselmesiyle insanlığı felakete sürükleyecek olaydır. karbondioksitin sera etkisi sebebini az çok hepimiz bilmekteyiz, bir 30 yıl sonra atmosferdeki karbondioksit oranının şu anki orana göre iki katı fazla olacağını düşünürsek (bilim adamları böyle tahmin etmektedirler) buzullar erimeye başlayacak ve ne mi olacak? long island'ın tamamına yakını deniz dibine dönüşecek, adanın en yüksek yerleri küçük adacıklar şeklinde dizilecek, deniz bugünkü seviyesinden 50-60 metre daha fazla olacak, florida, manhattan, new jersey, kuzeybatı avrupa kıyıları ve daha bir çok yer sulara gömülecek, yaşama alanları daha kısıtlı olacaktır. bunlar tabiki bir günde gerçekleşmeyeceği gibi, yavaş yavaş olacak, dünyanın siyasi dengesi bozulacak, savaşlar artacak, yani yaşanılası bir dünya kalmayacaktır. tabi bu nedenden ötürü daha şimdiden denizden nefret etmeye, öcü gibi görülmesine gerek olmayıp, en büyük öcünün kendimiz olduğu , zavallı denizlerin, okyanusların bunda pek suçu olmadığı unutulmamalıdır.

Sera Etkisi


seraların güneş ışığını geçirmesi, fakat ısı kaybını önlemesi sebebiyle terminolojiye bu isim geçmiştir. evinde oturup, "ya bu kış da hiç kış gibi geçmedi" diyen ve ya ne kadar da güzel duruyor şu cam binalar, her tarafa bunlardan yapılsın diyen insanlar için henüz ürkütücü tarafları görülmemiş olan etkidir. şöyleki küresel ısınma sebebiyle, buz dağlarının erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesi, güney tarafta çölleşmenin artması vs...beterin de beteri; müziğin sesi arttıkça insan daha da sağırlaşır, daha da sağırlaştıkça müziğin sesini daha da açmak zorundadır mantığıyla birebir benzerlik gösteren karbondioksit artışının, felaketle sonuçlanacak bir düzeye gelebileceği... asıl mesele ise, karbondioksit miktarının kendi kendine canı sıkılıp da artan bir şey olmaması ve insanların bunu görmezden gelmesi. hepimizin ilkokulda öğrendiği bir bilgi vardır ki, fotosentez olayı, karbondioksiti bitkiler kullanırken, her hün azalan orman sayısını düşündüğümüzde, orman baltalamak=insanın kendini baltalaması anlamına gelmektedir. aynı zamanda petrol ve gaz yakımının ne tür bir tehlike olduğu da her ilkokul mezunun bildiği bir şeyken. (hatırlatmak mı gerekir illaki; kömür, petrol vb içindeki karbon yakıldığında karbondioksite dönüşmektedir) kömür yakmayalım da, ne yakalım diye düşünecek kişilere de ayrıca belirtmek gerekir ki, karbondioksit üretmeyecek yakıt türleri de vardır (rüzgardan, dünyanın iç ısısından, nükleer füzyondan, güneş enerjisinden vs...)varsa neden kullanılmıyor, adamların bir bildikleri var elbet diyenler için de, kullanılmamsının tek sebebi, zaman ve para harcanacak olması ki tek cevabım olabilir.kimi ülkelerin barış adına yatırım yaptıkları silah endüstrisinin yanında da, insanlığı korumak adına yapılacak daha ucuz ve daha başarılı bir girişim olacağı kaçınılmaz bir gerçektir.

Titan Trigger Fish



Dalıcılar için bir köpek balığından daha tehlikeli ne olabilir sorusunun cevabıdır. (bu cevap sadece temmuz-ağustos ayı için geçerlidir.) o aşırı dercede yumurtalarına ait ve saldırgan bir balıktır. onun yuvasının çevresinde ve yakınında dolaşan bir dalıcıya saldırmaya kesinlikle hazırdır. 70 cm dolaylarındaki bu balığın ağzı sert mercanları bile kırabilmektedir ve bu ağızın bir bacağa yapacakları düşünüldüğünde "allah korusun" denmeli, kulağı çekerek much sesi çıkarılığ duvara üç kez vurulmalıdır. ülkemizin bende dahil olmak üzere kara cahil dalıcılar, ülkemizde bu balığa rastlamadığından, bize yapabileceklerinden bi haber dolanır dururuz. sonra aniden bir kızıldeniz de dalayım dersiniz, bacağınıza sert bir şey hızla çarpar, ne olduğunu anlayamadan ikinci kez çarpar. ve siz aha köpek balığı saldırdı bana diye panikle arkanızı dönersiniz. ilk göz göze geldiğinizde ohhh bee diyeceksinizdir. ama beterin beteri peşinizi bırakmayacaktır. bu koca balık, ağzını kocaman açmış bir şekilde bacaklarınızı ısırmaya çalışır." ne bok yiyeceğini şaşırmak" deyiminden daha güzel bir şey halinizi özetleyemez. en güzel yöntem badinizi siper almaktır. badiniz balıkla dövüşecek, siz arkasında saklanacaksınızdır, nasılsa balık iki üç dakika içinde pes edip gidecektir. hayır efendim, yanıldınız... titan pes edecek gibi değildir, siz oradan ayrılmadığınız sürece de bir yerinizi ısıracak pardon koparacaktır. geçtiğimiz sene bir türk kadının başına kızıldeniz'de gelmiş ve titan parmağını koparmıştır.bu sene de ikinci bir türk kadının başına gelmiş ve bu kara cahil kadın da badisini ısırsın diye her türlü yöntemi yapmıştır. efendim problemin cevabı basittir. bu balık temmuz-ağustos aylarında yumurtlamaktadır bu dönem eylül'e de uzayabilir. ve bu yuvasına, yavrularına bağlı balık onları korumaktadır bu aylarda. sizde bu yuvanın yakınından geçen şansız dalıcıysanız, hızla bu bölgeyi terk etmeniz gerekmektedir. 4-5 hızlı palet çırpımı sayesinde alandan hızlıca çıkacaksınızdır ve titan yuvasına geri dönecektir. kalıp da savaşayım derseniz de dikkat edin kıçınızı kaptırmayın, ayağı olmayan biriyle sevişilir fakat kıçı olmayan biriyle kimsenin sevişeceğini tahmin etmiyorum.

Ehhh, bu kadar eblek bir yazıdan sonra biraz da ciddiyetli bilgi lazım dediğinizi duyar gibiyim. İşte tiyo... Tüm trigger fish ler için gerekli olan bu tüyo, gayet işe yarar.
Bir trigger fish gördüğünüzde, tepesinde dik bir üçgen görüyosanız, fotoğrafını çekecem, ya da sarılıp öpecem diye yaklaşmayın. Hani balıkların, mutlu ve mutsuz olma gibi bir durumları olmasa da, ben tuhaf bir insan olarak bu olayın ismini happy trigger fish koydum. Yandaki resimdeki trigger mutsuz bir trigger'dır :))

Populer Yazılar

Like us on Facebook